There is No Planet B – Başka Gezegen Yok

Bu yazı doğaya egemen olmak yerine bilimle doğayı tanımlamak isteyenler için kaleme alınmıştır. Bu çalışmada iklim değişikliğinin nasıl iklim krizine dönüştüğü, iklim eylemleri sonrasında somut adımların atılıp atılmadığı, küresel salgın COVID-19’un iklim krizi faktörü ile eşdeğer etkileri ve her şeye rağmen “Kanal İstanbul” diyen doğa talanı politikaları sorgulanmıştır. Bu yüzyılın, bireyleri ‘’dünya vatandaşı’’ olmaya çağırdığı aşikârdır. Sese yöneliniz. Bağıntılı süreçleri irdeleyeceğimiz bu çalışmada rotamızı yerel gündem oluştursa da mücadelemiz evrenseldir.

İklim değişikliği nasıl iklim krizine dönüştü?

‘’Dünya’daki en büyük çelişki nedir?’’ diye soranlarımız elbette olmuştur. Ulus-devlet iktidarları, küresel güç ortaklarını besler. Kapitalizm, doğa ve insana hakim olarak ekolojik tahribatın adeta bir simgesi haline gelir. İşte bu, dünyadaki en büyük çelişkidir.

Çevre bilimciler, Sanayi Devrimi’nin başladığı 18. yüzyıldaki değerlere nazaran karbondioksit oranının 40%, metan gazı oranının da 150% arttığını belirtmektedir. 1970’ten sonra ise kapitalizmin sömürge geleneği olan mülkiyet kavramı ve modernite çıkmazları,  tetikleyici unsurlar olarak çokuluslu şirketlerin kaynakları haline gelmiştir. Doğa bir pazara ve metaya dönüştürüldüğü için canlı türü olarak insanların önemli bir bölümü birinci dereceden temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma geldiler.

İnsanlar yaşamak için ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa toplumsal açıdan bu durumun ekosisteme uymadığını söylememiz gerekir. İklim değişikliği; kimyasal tarım ilacı kullanımı ile bitki, hayvan ve diğer türlerin insan kaynaklı tüketilmesi ya da öldürülmesi sebebiyle böceklerin yok olduğu evreydi. Bu evrede eş zamanlı olarak sanayi faaliyetleri kirletici emisyonları arttırmakta, patronlar kazanmakta ve halk sömürülmekteydi.

Bu yıpratıcı sürecin iklimsel dengeyi bozmasıyla ortaya çıkan iklim değişikliği, nüfusun artışı ve belirli bölgelerde yoğunlukta olması, kaynakların eşitliksiz paylaşımı, dişleri sivrilen sermayenin doymayışı ile kriz alarmı vermekteydi.

Bu süreçteki eylemlerin akıbeti ne oldu ?

İklim krizi, ekolojik olduğu kadar emekçiler için aynı zamanda ekonomik bir kriz. Dolayısıyla sermaye için bu aşamada net bir potansiyel. Cemil Aksu’nun dikkat çektiği gibi ‘’İklim krizine karşı mücadele herhangi bir gerekçeyle karalanabilecek ya da küçümsenebilecek bir şey değil. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da farklı sınıfsal çıkar stratejileri, ideolojik saflaşmalar olabilir. Yüzde 1’in iklim krizi üzerinden başkaca kara-ütopyaları olabilir. Ama bunlar yüzde 99’un yaşadığı yok oluş gerçeğini değiştirmiyor. ‘’ [1]

İklim grevi, Greta Thunberg’in İsveç Parlamentosu önündeki oturma eylemi ile başladı ve “Fridays for Future” (FfF) ağlarının kurulması ile hızlı bir şekilde yayıldı. 24 Mayıs’ta 1,8 milyon insanın katılımıyla, dünya genelinde 1350 eylem düzenlendi. 20 Eylül-27 Eylül tarihindeki küresel iklim grevini sendikalar da destekledi. Üçüncü iklim grevi kapsamında mali-ekonomik sömürge ülkelere de yayılan eylemlere dünya genelinde 4 milyon insan katıldı. Ancak, eylemlerin ardından herhangi bir somut adımın atılmadığı ve sürecin karalandığı görüldü.

Küresel salgın hastalıkların ilki olmadığı gibi sonu da olmayacak olan COVID-19’un iklim krizi faktörü ile katlanarak artacak etkileri 

2020 yılı için Dünya Ekonomik Forumu, Küresel Risk Raporu’nda  riskleri ‘’kötüleşen  hava koşulları, iklim değişikliğine karşı alınan önlemlerin başarısız sonuçlanması, doğal felaketler, biyoçeşitlilik kayıpları ve doğa felaketleri’’ olarak sıralamaktadır. Mevsimlerdeki zaman kayması, dünyanın her bir yanındaki doğal afetler, Avustralya’daki orman yangınları bir yana dursun belki de sonucunu kestiremediğimiz ve yazıda dikkatinizi çekmek istediğimiz en can alıcı nokta 2019 itibarı ile Çin’den başlayarak insanlarda yayılımı artan ve can kayıplarına neden olmaya devam eden COVID-19 salgını.

İklim krizinin vektörel (yön ve doğrultusu bulunan) hastalıklar üzerindeki potansiyel etkilerinin mevcut teorik modelleri, değişkenler arasındaki etkileşimleri açıklarlar. Bulaşıcı hastalıkların bulaşma şablonlarındaki değişiklikler, iklim krizinin büyük bir sonucudur. [2] Salgın nedeni ile de iklim eylemleri yavaşlamış durumda. Bireysel araç kullanım oranı düştüğü için kent merkezlerinde karbon salımı azalmış olsa da bu süreçte doğal alanların korunmasına yönelik yönetmelikler değiştirilerek, petrol şirketlerine imtiyazlar sağlanarak politik eylemler yavaşlatıldı.

‘’Her şeye rağmen Kanal İstanbul’’ diyen doğa talanı politikaları        

ÇED raporuna göre Küçükçekmece, Avcılar, Başakşehir, Arnavutköy ilçelerinin sınırları içerisinden geçen; Karadeniz’e bağlantısı kuzeyden Karaburun’da, Marmara Denizi’ne bağlantısı ise Küçükçekmece Gölü’nde sağlanan Kanal İstanbul Projesi, İstanbul Boğazı’na (gereksiz) alternatif bir geçiş güzergâhı olarak planlanmakta. Proje için İmar Kanunu’nda değişiklik yapılarak ‘suyolu’ kavramı ile 45 kilometre uzunluk, alt kısımda 250 metre üst kısımda 360 metre genişlikte ve 20,75 metre derinlikte olacağı belirtilmiş. Ancak proje sadece “suyolu”ndan oluşmamakta, ayrıca projede “kıyı yapıları, yat limanları, konteyner limanları ve lojistik merkezleri ile denizden alan kazanımı, dip taraması ve beton santralleri yapma düşünceleri bulunmaktadır.

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Su ve Atıksu Komisyonu Başkanı Selahattin Beyaz,  incelediği  ÇED raporu hakkında  “Her şey yolunda giderse bile en fazla 100 yıllık bir proje için İstanbul’un altı üstüne getirilecek, kent öngörülen ve öngörülemeyen ekolojik yok oluşa sürüklenecek” yorumunu yaptı. Bir diğer yandan Prof. Dr. Beyza Üstün’ün ÇED Halkın Katılımı Toplantısı’nda projeden etkilenecek halkın toplantıda bulunmadığını ve buna rağmen yapılan itirazların dikkate alınmadığını dile getirdiği görüldü. Sürecin Danıştay kararına uygun yasal süreçte ilerlemediği gibi değişen iklim koşulları göz ardı edilmektedir.

Kanal projesi ile İstanbul Boğazı’nın hidrolik akımı değişmekte. Akım etki değerlendirmesinin sonucunda, Karadeniz’den Marmara Denizi’ne, güncel durumdaki akımın yaklaşık yüzde 12 üzerinde olan 20 kilometreküp fazla akım ortaya çıkmaktadır. Karadeniz’den Marmara’ya üst akım olarak az tuzlu su akışı gerçekleşirken, Marmara’dan (kaynağı Akdeniz olan) Karadeniz’e alt akım şeklinde, gereğinden daha fazla tuzlu, su taşınacak. Böylece Karadeniz’de daha fazla tuzlu su akımı oluşacaktır. Marmara Denizi’nin alt sularındaki oksijen tükenirken, alt tabakadaki hidrojen sülfür yoğunluğu artacak; bütün İstanbul’u oldukça kötü bir koku saracaktır. Karadeniz’e kıyısı olan bütün ülkelerin doğası bozulacak.

İnşa edilecek kanal çevresindeki yapılaşma, kısa zamanda sıcaklık-nem-rüzgâr rejimini de değiştirerek bütün İstanbul’u bir ısı adasına çevirecektir.  Kısacası 3 Nisan 2020 tarihinde dijital olarak gerçekleşmesi planlanan 5.Küresel İklim Grevi’nde olmak için oldukça güçlü sebeplerimiz var, Dünya’yı bu durumla karşı karşıya getirip oyundan çekilemeyiz! Sesi takip ediniz:

Tümevarın. EVRENE!

[1] https://www.ahvalnews.com/tr/iklim-degisikligi/5-kuresel-iklim-grevine-dogru

[2] Hales, S., et al., Potentialeffect of populationandclimatechanges on global distribution of denguefever: an empirical model. Lancet, 360: p. 830-834 (2002).

[3] https://www.evrensel.net/haber/393976/kanal-istanbul-nedir-gerekceleri-ve-itirazlar-neler-10-soruda-kanal-istanbul

Default image
Sultan Gülsün
Bursa Teknik Üniversitesi - Çevre Mühendisliği