Yerli Popülizm: Türkiye’de Popülizmin Kaynakları

Günümüzde hem Türkiye’de hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde otoriter liderler popülizmin siyasal araçlarından faydalanarak uzun ömürlü iktidarlar tesis etmekteler. Bu noktada kimi görüşler Türkiye’deki popülizm pratiğine ayrı parantezler açıyorlar, gelişme koşulları ve dinamikleri açısından biriciklik yüklüyorlar. Ben de bu yazıda Türkiye’deki popülizm pratiğini hangi koşulların oluşturduğunu, bu koşulların hangi kaynaklardan beslendiğini ve popülizmin süreğenleşmesinin nasıl yavaşlatılabileceğini tartışmayı amaçlıyorum.

Öyle ki Türkiye’de siyasal popülizmin ana kaynağı, modernleşmemizin parçası olan yüz elli yıllık uluslaşma deneyimimize yerleşmektedir. Halk toplumsal sözleşme kavramına duyarsız yaklaşmakta, onunla çarpık ve mesafeli ilişki kurmakta ve kendisinin devletle kurduğu meşru bağda üzerine yüklenen rolü tasavvur edememekte ve üstlenememektedir. Türkiye’de birey ve devlet arasında tarihsel süreçte flulaşan ilişki pratiği siyasetçilerin bu durumu kendi lehlerine çevirebilecekleri siyasal söylemi inşa etmelerine yardım etmiştir. Normal koşullarda anayasanın tarafı olarak ulusal egemenlik nosyonuyla edindiği meşru rolü içselleştiremeyen yurttaşlar, reel rollerini gözden kaçırmış ve bu yolla devlet algısını temsil eden popülist siyasetçilere meyletmiştir. Nitekim, bu yolla ‘-mış gibi’liğin kapısı aralanmış, topluma, popülizmin en genelgeçer sacayağı olan ‘gerçek ötesi’cilikle güvenli bir alan illüzyonu sunulmuştur.

Türkiye’deki siyasal popülizmin yapısallaşma sürecinin birbiriyle ilişkili üç kavram etrafında incelenebileceğini düşünüyorum. Bunu takiben öncelikle ‘otorite’ mefhumunu ele alacak, Weber’den de faydalanarak Türkiye’deki ‘devlet’i meşruiyet odaklı tartışacağım. Daha sonra ‘egemenlik’ kavramına geçerek anayasa metnindeki görüntüyle pratik arasındaki birtakım uyumsuzluklara değineceğim. Devamında bu iki kavramı bir araya getirerek toplumun demokraside itildiği politik savunmasızlığın onları nasıl popülist siyasetçilere kanalize ettiğini irdeleyeceğim.

I

Türkiye’de devletin meşruiyeti, yani egemenlik etmeye muktedir olmasını sağlayan zeminin kaynağı, Weber’in otorite tiplerinden biri olan ‘hukuki otorite’de (rational-legal authority) bulunabilir. Weber’e göre bu tip otoritenin görevi önceden bellidir ve meşruiyet kaynağı hukuki bir uzlaşıdan (toplumsal sözleşme) kaynaklanır. Bu tip otoritenin sürdüğü bir devlette siyasi iktidar sahipleri belli kurallar ile iktidara gelirler, belli limitler içerisinde görevlerini yaparak yetkilerini kullanırlar ve hukuki normlarla belirlenmiş sürenin tamamlanmasıyla iktidardan uzaklaşırlar [1]. Weber’in işaret ettiği ‘norm’ Türkiye’de anayasa ve ona bağlı yönergelerdir. Yani Türkiye’nin anayasasının tarafları olan ulus ve devlet arasındaki uzlaşı, siyasi iktidar biçimini bu yönde belirlemiştir. Ancak bu zemin yalnızca siyasi iktidarın iktidara geliş ve gidiş yöntemlerini belirlemektedir. Bu yüzden onun asıl işlevini oluşturan boyut, pratikteki yansıma, asıl meşruiyet kaynağı olarak görülmelidir.

Uluslaşma sürecimizdeki gitgelli deneyimler toplumun anayasanın tarafı olma rolünü içselleştiremediği bir konjonktürle ilerlemiştir. Tarihsel kodlarla beraber taşınan otorite-tebaa ilişkisi aynı otoritenin farklı rollerdeki parçaları olma durumuna hiçbir zaman tam anlamıyla dönüşememiştir. Zira toplumdaki hegemonik toplumsal söylemin ‘meşru olan’a yüklediği bilinç, halen; örf, gelenek ve töre gibi unsurların kuvvetli tesiriyle şekillenmektedir. Söz gelimi, iktidara gelen siyasal hareketlerin ya ulusalcı-milliyetçi dogmatizmin paletinden ya da İslam müktesebatının donanımından tedarik ettiği söylemlerle siyasal meşruiyet devşiriyor olması, Türkiye’de yurttaşların halen bu gibi fonksiyonel unsurları sahip oldukları reel anayasal role göre öncüllediğini göstermektedir.

Türkiye toplumunun toplumsal sözleşmenin tarafı olmayı içselleştirememesi anayasanın mütekabil olma ilkesinin pratikte işlemediği bir siyasal döngüyü yaratmaktadır. Yani, anayasal zeminde varılmış ‘egemenlik’ uzlaşısı yalnızca ülkedeki siyasal hayatın iktidara gelme, yönetmeye muktedir olma gibi başlangıç ilkelerini doldurmuş, pratikteki işleyişe sosyal ve siyasal açıdan bir alan açmamıştır. Öyleyse meşruiyeti tartışmalıdır. Çünkü devlet-toplum ilişkisi karşılıklı biçimde gerçekleşmemekte ve teori-pratik arasındaki hayati ilkeler birbirleriyle örtüşmemektedir. Tüm bu sebepler Türkiye’deki asıl ‘devlet’in meşruiyetini zayıflatmakta, ‘devlet’in meşruiyet alanı için ihtiyaç duyduğu bir mobilize ‘devlet algısı’ arayışını doğurmaktadır.

II

Egemenlik kavramının Türkiye’deki yerleşimini mütekabiliyet açısından ele aldığımızda siyasal ve sosyal normların ulus tarafından resen gerçekleştirilemediğini görürüz. Bu durum toplumsal sözleşmenin pratiğinde geniş boşluklar oluşmasına sebep olmaktadır. Egemenliğin anayasal çerçevesi ulusa ait iken bunun pratikte gerçekleşmiyor olması siyasi iktidar mücadelesinin de ne yazık ki sivil siyaset alanının dışında seyretmesini beraberinde getirmiştir. Sözgelimi, toplum ve devlet arasında flu olan ilişki, siyasal mücadeleyi, küçük bir elit grubun ve/veya kurumun iç mücadelesine dönüştürmüş; ve uzun yıllar boyunca bu kurum, malumumuz, ordu olagelmiştir.

Türkiye’de ordunun siyaset kurumlarına tesir etmesi, hatta birçok kez de bizzat siyasi iktidara kendisinin el koyması, aslında ülke sathında genel siyasi mücadelenin ulusun kendi eliyle çizdiği sınırların dışında, belli başlı kurumların bir iç mücadelesi şeklinde cereyan ettiğini bizatihi ispatlar niteliktedir. Bunu bilhassa ordunun siyasete olan etkisinin azalmaya başladığı dönemden, yani yakın geçmişimizden, fark etmek mümkün. Zira ulusal ve uluslararası modernleşmenin de etkisiyle ordunun siyasal alana müdahalesi gitgide azalır hale gelse de aslında sivil siyaset alanının dışındaki odakların ulusun kendisinin yüklenmesi gereken role müdahalesi çeşitli yöntemlerle devam etmiştir. Örneğin, yakın dönem siyaset ilerleyişindeki doku, siyaset dışı kurumlara yerleşen birtakım siyaset dışı harici odakların kurumlar arası mücadeleye giriştiğini göstermektedir. Bu da bazı kurumların daha güçlü hale gelmesiyle, bazılarının ise büyük ölçüde tasfiye edilip zayıflamasıyla sonuçlanmaktadır.

Bugün itibarıyla Türkiye siyasetinin halkoylaması neticesinde büründüğü yeni yönetim şekli ulusal egemenliğin pratikteki zayıf görüntüsünü yeni bir anayasal koda yerleştirmiş ve bu zayıflığı kanun açısından da meşru bir kılıfa bürümüştür. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz zayıf ulusal egemenlik deneyiminin yalnızca iktidara geliş yolunu meşrulaştırıyor olması ve siyasi iktidarın politikalarının meşruiyetini ulustan azade mutlak bir gücün iradesine teslim ediyor olması bugün itibarıyla yeni yönetim biçiminde belki de geniş ölçüde yapısallaşmıştır. Yani, ulusal egemenliğin pratikteki boşluğunu dolduran sivil siyaset dışı odaklar, devlet erklerinden birine (yürütmeye) geçmiş, zaten hâlihazırda zayıf olan ulusal egemenlik bir bakıma mutlakiyetin kanunlaşmış haline eklemlenmiştir. Ordunun siyasal alandaki etkisinin azalması ulusal egemenliğin siyasete etkisini artırmamış, egemenliğin devlet erklerinden yalnızca birine sıkışmasına sebep olmuştur. Bu da bize Türkiye’de ulusun siyaset alanına etkisinin tarihsel süreçte hep zayıf seyretmesinin siyaset dışı aktörlerin siyasal alana müdahalesinden değil, toplumun anayasanın tarafı olması ilkesini içselleştirememesinden kaynaklandığını göstermektedir. Bu yüzden bir “vesayet” odağının ortadan kalkması başka bir erkin egemenliğinin genişlemesine sebep olmuş, güçler ayrılığının tahribatını derinleştirmiştir. Sonuç olarak Türkiye’de egemenlik aslında hiçbir zaman tam anlamıyla ulusun eline geçmemiş, anayasal rol çok büyük oranda reel siyasal alanının dışında işlenmiştir.

III

Türkiye’de siyaset sahasının kronik olarak sivilleşememesi meselesi toplumu politik açıdan sistematik bir savunmasızlığa itmiştir. Toplumun, kendi anayasal rolünü içselleştiremiyor olması devletle arasındaki ilişkiyi zayıflatmış, kitleleri siyasi figürlerin istismarına açık hale getirmiştir. Ulusun; meşruiyet, egemenlik ve demokrasi gibi kavramlar üzerinde sahip olduğu rol rotasını yitirmiştir. Tüm bu sebeplerden dolayı ortaya çıkan boşluklar, kampanya yapma gücü yüksek siyasi figürlerin elinde kuvvetli malzemelere dönüşmüşlerdir. Bu figürler, Türkiye toplumunun ‘devlet’ ile kuramadığı karşılıklı ilişkiyi, toplumu, ‘devlet algısı’na kendi varoluşları üzerinden kanalize ederek suni biçimde kurdurmuş, bu yolla da kendilerine siyasal kazanım sağlamışlardır. Bu da popülizmin en temel aracı olan ‘-mış gibi’liğe geniş bir alan kazandırmıştır. Günün sonunda da siyaset alanına yapısallaşmış bir ‘yerli popülizm’ pratiği yerleşmiştir.

Türkiye’de popülizmin ana sebebi; toplumun, anayasa üzerinden otoriteyle kurduğu ilişkideki taraf olma rolünü içselleştirememesi ve bunun yerine ‘devleti temsil eden’ figürlere ihtiyaç duymasıdır. Bu yüzden popülizm, Türkiye’deki siyasal sorunların bir sebebi olarak değil; egemenlik, meşruiyet ve demokrasi üçgeninde halkın politik savunmasızlığa karşı sarıldığı bir doğal sonuç olarak değerlendirilebilir. Bu koşullar dahilinde, gündelik siyasal çekişmenin sıradanlığını bilinçli olarak aşmak toplum nezdinde aslında oldukça elzemdir. Bir gaye olarak Türkiye’de toplumun ‘devlet’ ve anayasa ile olan ilişkisinin mütekabiliyet doğrultusunda yeniden tesis edilmesi, ilerlemeci bir siyasal yaklaşım örneği olarak karşımızda durmaktadır. Toplumun, kendi eliyle meşruiyetini sağladığı otoriteyi ve onun siyasi iktidar aygıtıyla uyguladığı politikaları halen bir tür hanedan-tebaa ilişkisiyle karşılaması burada elbette kritik bir nokta olarak görülebilir. Türkiye’de halkın popülizmin sağladığı güvenli alan illüzyonuna meyletmesi otoriter siyasaların en temel sacayağıdır. Dolayısıyla, popülizmin, kitleleri otoriteye ‘devletin kendisi’ yerine ‘devlet algısı’ üzerinden kolaylıkla kanalize edebilmesinin yolunun arkaik toplum belleğinden geçtiğini de yadsınamaz bir gerçeklik olarak görmek gerekir.

[1] Weber, M., Roth, G., & Wittich, C. (1978). Economy and society: An outline of interpretive sociology. Berkeley: University of California Press. pp 217-222.

Görsel: Ordu’da dikilen Ertuğrul Gazi büstü.

Default image
Kağan Sarıkaya
İTÜ - Siyaset Çalışmaları M.A.