Türkiye’nin İlk Sivil İtaatsizlik Eylemi 555K

Oradaydım.

Ziya Gökalp Caddesi, tıpkı Ankara’nın aceleci bir telaş içindeki insanları gibi bir anlığına karşılaşır bulvarla ve hemen sonrasında vedalaşır. İşte bu caddeden yürüyordum bulvara doğru. Saatimi kontrol ettim. Birkaç gün önce Mülkiyeliler Birliği’nin bu bulvarı görmese de hisseden odasında kararlaştırdığımız saate 10 dakika kalmıştı. Biraz sonra olacaklardan haberdar olan ben, şöyle uzaktan bir bakışla bulvardaki kalabalıktan kimin ne amaçla orada olduğunu görebiliyordum. Ve evet, duruşlarından bu henüz omuz omuza gelmemiş kalabalığın öfkesi okunabiliyordu. Çok değil üç ay sonra şair Cemal Süreya şöyle yazacaktı Papirüs’ün Ağustos 1960 sayısına: 

“Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz

Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını

O gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.” 

Biz şimdi yan yana geliyor ve çoğalıyorduk.

Nihayet bulvara geldim. Saatimi yeniden kontrol ettim: son 5 dakika. Sigaramdan hızlı bir nefes çekip attım yere. Yine Süreya diyor ya “Ne zaman hürlüğün, barışın, sevginin aşkına, bir cigara atmışsak denize” diye, öyle bir bakıma. Aklımdan tekrar tekrar yine o gün Mülkiyeliler Birliği’nde kararlaştırdığımız, eylemi başlatacağımız o sözleri söylüyordum. Plevne türküsünün sözlerini değiştirmiştik.

Olur mu böyle olur mu?

Kardeş kardeşi vurur mu?

Kahrolası diktatörler

Bu dünya size kalır mı?

Genç bir kız yanımdan koşarak geçti. Elinde taşıdığı sopalı bir pankart vardı, bana dönük tarafından “Menderes, defol!” kadarını okuyabildim. Sonra ne oldu bilmem, kız elindeki pankartı çevirip havaya kaldırdı. Ne olduğunu anlamadan başladım avazım çıktığı kadar “Olur mu böyle olur mu?” diye. Sesim gece yarısı cama atılan taş nasıl bir etki yaratırsa öyle bir etki yarattı. Sanki bir saniyeliğine koca bulvar susup beni dinledi, sonra ise yer yerinden oynamaya başladı. Bulvarın farklı yerlerinden insanlar kararlı büyük adımlarla bir araya geliyordu. Biraz arkamdan duyduğum slogana katıldım: “Turan Emeksiz ölümsüzdür! Turan Emeksiz ölümsüzdür!”. Geçen hafta Beyazıt Meydanı’nda yaşananlar hepimizin aklındaydı. Burada olma sebebimizdi. Bu kadar öfkeli olma sebebimizdi. Bir sigara daha yakmak istedim ama mümkün değildi. Arkama baktım, elinde megafon olan biri yüksekçe bir yere çıkmış bağırıyordu. Mülkiye’deki birkaç toplantıya gelmişti, tanıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam Dil Tarih’ten*.

“Turan Emeksiz ölümsüzdür! Turan Emeksiz ölümsüzdür!”

Kalabalık, o saatin geçmek bilmez gerginliğini atmıştı üstünden. Öfke elle tutulabilir kanlı canlı bir varlıktı o gün o bulvarda. Sonra birden nasıl olduysa, arılar kovana döner gibi, dayayıp sırtımızı Sıhhiye sırtlarına, meclise yöneldik ve yürümeye başladık. Eh, neyimiz varsa onunla oradaydık, meclisi koruyanlardan mı korkacaktık? Zaten gözlerimiz onları aramaya başlamıştı dört bir yandan. Bakalım parolamızı çözebilmişler miydi? Beşinci ayın beşinde, saat beşte Kızılay’da: 555K. Kim bulduysa aklıyla bin yaşasın! Bu düşünceyle gülümseyerek etrafımı kolaçan ettim.

Yanımızdakilerle kol kola yürüyorduk. O an söylediğimiz Gençlik Marşı gibi, gümüş bir dere gibi akıyorduk. Derken ön saflarda gördüm polisleri. Önümüze katranla dolu çirkin bir çukur gibi dizilmişlerdi. İtişmeler başladı, bizimkiler karşılık verdikçe arka saflardakiler de coşkuya kapılıyordu. Vurdukça daha güçlü geri gelen bir yay gibi gerildikçe geriliyorduk. Sol tarafımdan bir kızın çığlık attığını duyunca döndüm. Bulvara geldiğimde yanımdan koşarak geçen kız… Elindeki sopalı pankart düşmüştü, yazının tamamını okuyabildim böylelikle: “Katil Menderes defol!”. Bir süvari, kızı saçından çekerek yere düşürdü, orada ise bir başka polis acımasızca coplamaya başladı. Yardım etmek istedim ama ona ulaşmamın imkanı yoktu.

Gürültü gittikçe artıyorken birden insanların aynı noktaya yöneldiklerini gördüm. Ne olduğunu anlayamamıştım, sadece siyah bir araç görebiliyordum bulunduğum yerden. Yan taraftaki Güvenpark’ın ağaçlarından birine üç adımda çıkarak bir dala tutundum. Şimdi araçtan inenleri görebiliyordum. Bu kalabalığın böyle bilinçli yöneldiğini görmesem inanamazdım gözlerime, ancak araçtan Menderes’in indiğini gördüm. Siniri yüzünden okunuyordu. Bizimkiler ise yakasına yapışmış, “Hürriyet istiyoruz!” diye bağırıyorlardı. Bu mesafeden Halk Partili arkadaşlardan Vedat’a** benzettiğim biri “Katil hükumet!” diye bağırınca Menderes çileden çıkarak küfretmeye başladı. O küfrettikçe bizimkiler onun katilliğini yüzüne çarpıyor, bizimkiler yüzüne çarptıkça o daha da kudurmaya devam ediyordu. Bizimkiler geri adım atmayınca zar zor otomobiline bindirip alandan götürdüler Menderes’i.

Müthiş bir coşkuyla dolmuştuk. Bir had bildirmişlik coşkusu: geçit vermemiştik, aramızdan kuklalarıyla kaçmıştı. Daha büyük bir kuvvetle direniyorduk polise karşı. Ağaçtan iki adımda atlayıp ileriye doğru atıldım. O anda sağ omzumda bir sıcaklık belirdi. Arkama dönmek isterken kendimi yerde buldum. Yüzüme gelen iki cop darbesinden sonrasını sayamadım.

Uyandığımda bir gözümü açamasam da diğer gözümle bir hastane odasında olduğumu anladım. Biraz sonra odaya gelecek olan doktor, gözümü açabilmek için biraz daha zamana ihtiyacım olduğunu ancak kalıcı bir hasarım olmadığını söyleyecekti. Meydanda coplanırken gördüğüm kız ise “bayılınca beni gözaltına almaya değer bulmayarak orada öylece bıraktıklarını”. Gülümsedim. Güçlü olduklarını sanıyorlardı. Oysa biz, yıllar sonra memleketin ilk sivil itaatsizlik eylemi olarak anılacak bir eylem gerçekleştirmiştik. Biz, üstad Nâzım’ın Beyazıt Meydanı’ndaki ölü dizeleriyle andığı Turan Emeksiz’in katilinin yüzüne tükürmüştük!

Bir ölü yatacak 
toprağa şıp şıp damlayacak kanı
silâhlı milletim hürriyet türküleriyle gelip
zaptedene kadar
büyük meydanı

*Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

**Menderes’in yakasına yapışan bu kişinin, 1973-1977 yılları arasında Ankara’da belediye başkanlığı yapan Vedat Dalokay olduğu söylense de bunu kesin olarak doğrulayan bir kanıt bulunmuyor.

***Ses: Fahir Atakoğlu – Denizler’e

Default image
Tayfun Tatar
ETH Zürich - Mikro ve Nano Sistemler M.Sc