Koronavirüs, Yoksulluk ve Ekoloji

Bilindiği üzere COVID-19 her geçen gün etkisini daha da arttırarak yayılmaya devam ediyor. Tüm ülkeler uygun gördükleri eylemleri uygulamaya koydu. Bu süreçte insanlar SARS-CoV-2 virüsünün yayılma yollarına, biyolojisine, semptomlarına ve benzeri konulara dair öğrenebileceği hemen her şeyi neredeyse öğrenmiş durumda. Şu anda küresel boyutta bir düşünsel debelenme süreci yaşıyoruz. Lakin, artık silkinip bu konuyu bir adım ileriye taşımamız gerektiği ortada. Çünkü suçluyu olması gerekenden çok farklı yerlerde arıyoruz. Asıl suçlunun su götürmez şekilde ekolojik dengeyi ve insan hayatını hiçe sayan, küresel sistem ve bünyesindeki sermaye sahiplerinin olduğunu görmemiz gerekli. Bu konuyu bahsettiğimiz şekilde ileri taşımamız için birtakım sorular sormamızın elzem olduğunu düşünüyorum: COVID-19 hastalığı neden ve nasıl ortaya çıktı? Bu konuda bizim bir suçumuz var mı? COVID-19 hastalığı sadece bir başlangıç mı? Bu yazıda bu sorulara kısaca cevaplar bulmaya çalışacağız.

COVID-19 hastalığı zoonotik (hayvandan insana bulaşan) bir hastalıktır. Başta, hastalığın yarasa veya pangolinden insanlara geçtiği tahmin edilmekteydi. Ancak son yayımlanan çalışmalar yarasalardan direkt olarak veya pangolinden başka bir ara taşıyıcı sayesinde virüsün insana geçmiş olabileceğini öne sürdü. Belirtmek gerekir ki yarasalar ve kemirgenler zoonotik hastalıkların yayılmasında oldukça etkili hayvanlardır. İnsanların doğal habitatları parçalaması ve yok etmesi de bu iki canlı grubunun hastalık yaymasına büyük olanaklar sağlıyor. Tabii bir de bunun üstüne, habitatlarını kaybeden ve daha sıkışık habitatlarda var olmaya çalışan başka hayvanlar da zoonotik hastalıkların ilerlemesine, yayılmasına ve insanlara bulaşmasına sebep olduğu görülmekte. Burada biraz düşünmemiz gerekiyor. Çünkü suçu başkalarının üstüne atıp kurtulma eğilimi taşıdığımız günler yaşıyoruz. Bu “başkaları” Çin devleti, yarasa çorbası içen kişi veya genel olarak yaşlı nüfus olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bilindiği üzere virüsün Vuhan’da da yayılmasına olanak sağlayan “ıslak marketler” (wet markets) -veya daha geniş kapsamda konuşacak olursak “vahşi hayvan marketleri” (wildlife markets) – söz konusu zoonotik hastalıkların insanlara bulaşması için son derece elverişli ortamlardır. Bu marketler özellikle Asya, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde milyonlarca düşük gelirli insanın beslenme ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için doğal ortamlarda avlanan hayvanların nispeten uygun fiyatlara satıldığı pazarlardır. Hatırlayacak olursak Afrika’da ortaya çıkan Ebola virüsünün de maymun türlerinden ve yarasalardan insanlara bulaştığı tespit edilmişti. Süpermarketlerden alışveriş yapma gücü bulunmayan ve satın aldığı yiyeceklerini steril ortamlarda saklama durumuna sahip olmayan milyonlarca insanı suçlamak oldukça basit bir yaklaşım olarak görülmelidir. Ve zaten bu bir çözüm de değildir. Ayrıca bu marketleri yasaklamak da sadece işin merdiven altına itilmesinden ve hijyen koşullarının yitirilmesine neden olan bir uygulama olmaktan öteye geçmiyor.

Öyleyse bir diğer sorumuza geçelim: COVID-19 ileride karşılaşabileceğimiz sorunların sahiden bir başlangıcı mı? Elimizdeki veriler bize habitatları tahrip ettiğimiz sürece zoonotik hastalıklarla öyle veya böyle karşılaşmaya devam edeceğimize net olarak işaret ediyor.1 Dünya Sağlık Örgütü’nün ve birçok bilim insanının modellemesine göre zaten var olan hastalıklar küresel iklim değişikliğiyle de beraber çok daha geniş yayılım alanlarına sahip olacaklar.2 Ayrıca kuraklıkların da başlamasıyla birlikte gıda üretiminde ciddi sorunlar ortaya çıkacak gibi görünüyor, bunu müteakip toplu göçlerin başlaması ve vahşi hayvanların daha çok tüketilmesi de karşılaşabileceğimiz başka bir durum olabilir.

Ayrıca, belirtmek gerekir ki bir diğer önemli etmen olarak karşımıza çıkan “küresel nüfus artışı” oldukça ciddi olmasına rağmen yine de bir şekilde önü alınabilecek bir meseledir. İnsanların gıda, barınma, ısınma, sağlık gibi temel ihtiyaçlarının karşılandığı durumlarla birlikte temel eğitimin sağlanabilmesi bize gösteriyor ki çocuk yapma oranlarında da buna paralel ciddi düşüşler gözlenmekte.3,4 Bunların hepsini bir arada düşündüğümüzde elbette asıl sorumlu olarak karşımıza daha çok kar elde etme amacı güden şirketler ve o şirketlerin karbon salınımlarını arttırması ve habitatların yok edilmesine sebep olmaları çıkmaktadır.

Özetle genel olarak durumumuzu ele aldığımızda hiç de iç açıcı bir tabloyla karşılaşmıyoruz. Bu noktada artık yarasa yiyen adamı bir kenara bırakıp, habitatları yok edenleri ve milyonlarca insanı bu ıslak marketlere mecbur bırakanları konuşmalıyız. COVID-19 hepimizin hayatını kökten etkiledi, bu etki hakkında oturup etraflıca düşünmeli ve bu düşünsel debelenmeden kurtulup doğru teşhisleri koymaya başlamalıyız. İnsanlık, bu sistem ve gidişatıyla dünyadaki hayatını sürdüremeyecek bir noktaya doğru gitmekte. Vardığımız durumun aslında benzer sebeplerden kaynaklandığını görmekteyiz, buradan da anlaşılacağı üzere çözüm oldukça komplike lakin aynı zamanda çok da zor değil. İnsanların ve toplumların mantalitelerinden başlamalıyız. Öncelikle bu gezegende yaşayacağımızı ve bir yere gidemeyecek olduğumuzu kavramalıyız. Bu konu özelinde zoonotik hastalıkların yayılımını azaltmak için habitatların parçalanmasını ve yok olmasını bir an önce durdurmamız gerekiyor. Bunun haricinde ise, sesimizi; milyonlarca insanı vahşi yaşam marketlerine mahkûm eden ve her gün evde bıraktıkları sevdiklerine hastalığı bulaştırmak pahasına onları işe gitmek zorunda bırakan vahşi iradeye ve küresel bazda artık inanılması güç düzeylere ulaşmış eşitsizliğe karşı çıkarmamız gerekiyor. Öyleyse şu soruya varıyoruz: Biz hayatımızı belirli periyotlarla riske atan ve gelecek nesillerin hayatından çalan bu iradeye karşı kendi irademizi koyacak mıyız, yoksa biyosfer, sıcak, hastalık dolu, kıtlıkların baş gösterdiği bir yer haline gelene kadar bekleyecek miyiz?

  • Zohdy, Sarah & Schwartz, Tonia & Oaks, Jamie. (2019). The Coevolution Effect as a Driver of Spillover. Trends in Parasitology. 10.1016/j.pt.2019.03.010.
  • Climate change and human health – risks and responses. Summary. (2012, October 25). Retrieved from https://www.who.int/globalchange/summary/en/index5.html
  • Saurabh, S., Pandey, D., & Sarkar, S. (2013). Female literacy rate is a better predictor of birth rate and infant mortality rate in India. Journal of Family Medicine and Primary Care, 2(4), 349. doi: 10.4103/2249-4863.123889
  • (2004). The state of world population 2004: the Cairo consensus at ten: population, reproductive health and the global effort to end poverty. New York.
Paylaş:
Default image
Ekin Kaplan
ODTÜ - Biyoloji Doktora Öğrencisi