Umudu Reddetmeye Hak Vermek Üzerine: Bir Afro-Pesimizm Keşfi

I) Hümanizm’den Anti-Hümanizme

Rosi Braidotti 2013 yılında yayımladığı “İnsan Sonrası” kitabında, insan kavramına; insanı tanımlama çabasına, bu tanımla özdeşleşmiş, kenetlenmiş çeşitli ideoloji ve ideologlara ve bu tanımı “aşma” çabasına sahip diğer teorisyenlere ciddi eleştiriler getirirken önemli bir detayı atlamamızı rica ediyor bizden: İnsan(lık) tümüyle terk edilebilir değil.1 Finlandiya’da, gittiği liseyi tarayıp 8 öğrenciyi öldürmeden önce üzerinde “İnsanlık Abartılıyor” (Humanity is Overrated) yazan tişörtüyle Youtube’a video yükleyen Pekka Eric-Auvinen’in olduğu şekilde Anti-Humanist bir eser değil “İnsan Sonrası”, Braidotti’nin düşüncesinin ana parçalarından biri anti-hümanizm olsa da. (Braidotti, 2013, 6)

İnsan kavramı her ne kadar “sorunlu” ve yetersiz de olsa, hümanizmin beraberinde getirdiği ciddi sosyal kazanımlar ya da sosyal kazanımlar için kullanılabilecek araçlar var, ve bunlar önemsizlermişçesine kenara atılamaz, diyor Braidotti.

“Benim için, hem düşünsel hem etik açıdan Humanizmin pozitif elementlerini sorunlu eşlerinden ayırmak mümkün değil.” (Braidotti, 2013, 30)

İnsan Sonrası’nın derdi hümanizmin karşısına anti-hümanizmi dikip, bir ikilikten söz etmek değil, eser “farklı bir söylevsel çerçeveyi takip ederek, yeni alternatiflere daha olumlayıcı bakıyor.” (Braidotti, 2013, 37) Braidotti’nin derdi burada bir skala çizip, çeşitli düşünürleri ne kadar Hümanist ne kadar Anti-Hümanist olduklarına göre yerleştirmek değil, ki böyle bir tavır ikiliği aşmaz (ve Braidotti ikilikleri üzerinden düşünmek için yetersiz buluyor), uzatır bir doğru boyunca. Böyle bir skala zaten düşüncelerin detaylarını ezer geçer, hele Braidotti gibi ağaçlarla değil rhizomelarla düşünenlerin önemseyeceği detayları.

Ancak öğrenciler iflah olmaz yaratıklardır ve kendi anlam şemalarına uyduğu için, ya da daha kolay akılda kaldığını düşündükleri için, detayları hunharca hırpalayıp hocalarını “Ama tam olarak öyle değil, yani öyle alırsan…” şeklinde başlayıp dakikalarca süren monologlar vermeye zorlamayı severler. Bu yazıyı yazan da oldukça sıradan ve çoğunlukla zararsız bir öğrenci olduğuna göre (Merhaba!), size benzer bir skaladan bahsedecek; yanlış ve belki de “ayıp” olduğunu bile bile. Çünkü Braidotti’nin eserini okumuş olanlar ya da kritik post-humanizm ile aşina olanlar biliyorlar ki tam olarak reddedilen şeydir, böyle skalalar ve böyle skalalarla sınırlandırılan düşünceler.

Malinowski’nin Trobiriand adasında yerlilerle çekilmiş fotoğrafını indirmek için girdiğim sitede karşıma çıkan pop-up2

Braidotti, eserinde Fanon ve Said’den bahsederken onları bu ürettiğimiz skalada hemen arkasına (Hümanist tarafa doğru) yerleştiriyor diyebiliriz. Fanon, hümanizmin sorunlarını ortaya koyarken, niyeti hümanizmi ortadan kaldırmak değil (Braidotti’ye göre demeliyim çünkü ben çok farklı bir Fanon tanıyorum / okuyorum), insan-sonrası insancılık olarak tanımlanıyor kitapta Fanon’un projesi. (Braidotti, 2013, 24) Said’in kitapta alıntılanan “Hümanizm adına hümanizmi eleştirmek mümkündür. Onun suiistimallerini Avrupamerkezcilik ve İmparatorluk tecrübeleriyle öğrenenler, yeni bir tür Hümanizm üretebilir.” (Alıntılandığı gibi, Braidotti, 2013, 47) düşüncesinden de bu çıkarıma ulaşabiliriz. Braidotti’yi bu düşünceden ayıran temel tutum erkek-insan öznesinin (human subject) evrensel konumuna getirdiği itiraz, ki bu yine bize bahsettiğimiz skalanın yetersizliğini gösteriyor. Ancak ne bahsedilen skala ne de bu makale Braidotti’yi anla(t)mak için yazılmadı, bunları bir atlama taşı, bir girizgah olarak kullanıp, asıl niyetimi belirtmek istiyorum; bu skalanın bir ucuna doğru -Anti-Hümanist ucuna doğru- keşfe çıkmak. Afro-pesimizmi keşfe çıkmak.

Bronislaw Malinowski Trobriand Adaları’nda, 19182

“Keşfe çıkmak” özellikle seçtiğim bir terim, beyaz adam keşfe çıkar, keşfeder gizli ve yeni (!) olanı. “Yerli” bu ilişkinin keşfedilenidir ve keşif edilmesi gerektiğinin bilincinde bile değildir, bazen sadece keşfedilmek için veya keşif sırasında yaratılmıştır.

Afro-pesimizm beyaz Türk okurlar için üretilmiş bir düşünce değil, bu cümleye “aynı X gibi” diye devam edemememin sebebi de buradan geliyor; Afro-pesimizm’in temelinde yatan birkaç ana kabul / öğreti /direktif / iddia / fikirden biri eşlenemezlik / benzetilemezlik (cannot be analogized). Hedefi ben (ya da siz) olmayan bu düşünce benden eleştiri ya da destek beklemiyor karşılığında. Buradaki hedef ile kastım bir eserin (yazarının?) hedef kitlesi, bir ideoloğun ulaşmak istediği güruh; Fanon’un Avrupalı’dan Yerli’ye bahsedişi ancak bu bahsin ne Avrupalı duysun diye ne de Avrupalı’dan gizli oluşu. Keşfe çıkmak ile bunun bilincinde olup buna rağmen yazmayı kastediyorum ve bunu tüm ilişkiselliklerinden koparılıp müzelere yığılan totemlere (hepsine totem deyip geçmek de bu kopuşun bir gösterisi) benzetiyorum. Bu benzetmede abartı bulanların yazının devamında neden bu benzetmenin gerekli olduğunu anlayacaklarını umuyorum. Tarafımdan hırpalanmamış, çalınmamış ve kirletilmemiş haliyle Afro-pesimizmi öğrenmek isteyenler için, İngilizce kaynaklar mevcut ve referans kısmının sonunda bulunabilir.

Şimdi Yerli’ye geri dönelim. Sartre’ın Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri” için yazdığı o ünlü giriş kısmını anımsayalım3: Avrupalı elitin yerli elit yaratma çabasını. Bir grup yerli genç, Avrupa’da medeniyetin kızgın demiri ile dağlandıktan sonra ülkelerine geri yollandı ve bu yürüyen yalanların söyleyecekleri hiçbir şey yoktu kardeşlerine, birileri Avrupa’da ağzını açtığında sesleri onların ağızları aracılığıyla yankılanırdı Afrika’da: “Pantheon, Kardeşlik, Eşitlik…” (Sartre, 2001, 7) Skalamızda bunu en sola koyalım, bu ilk jenerasyon yerlinin “saf” hümanizmini; “Avrupalımışçasına” hümanizm. İkinci jenerasyon yerli entelektüel farklı bir tutum sergiledi. Hümanizmin ideallerine inanmakla birlikte, onu etrafında göremiyordu; Hümanizmi reddetmiyordu, aksine, Avrupa’yı hümanizme ters davranmakla suçluyordu. (Sartre, 2001, 8) Sonraki jenerasyon bir adım daha öteye gitti, bahsedilen değerler ile hayatlarının gerçekliğinin uyuşmazlığını temel sorun olarak aldı, ne tam olarak asimile olabiliyorlardı ne de tam olarak reddedebiliyorlardı asimilasyonlarını. “Bizi canavarlaştırıyorsunuz; hümanizminiz bizim bir ve eş olduğumuz iddiasındayken ırkçı metodlarınız bizi ayrı tutuyor!” (Sartre, 2001, 8) “Siyah Halkın Ruhları”nın başında W.E.B. Du Bois çocukluğu sırasında farklı olduğunu anlamak zorunda kalışı, ancak tam olarak nasıl farklı olduğunu belli bir süre oturtamayışı ve sonrasında bundan sebebini çözümleyemediği bir utanç duyuşu ve bu utanca karşı içinde kabaran anlamlandıramadığı öfkesinden bahsederken, tam olarak bu konumda.4 Avrupa bu entelektüellere cevap vermedi çünkü cevap vermesi için bir gerek yoktu, yerli elit kendi ikilemlerinde boğulmuş haldeydi. (Sartre, 2001, 8)

Tonlarının nihai değişimi olarak Fanon’u öne sürüyor Sartre bu noktada: “Bırakın şu Avrupa’yı, sürekli İnsan’dan bahsedip, ellerine geçen her fırsatta onu katledenleri, kendi evlerinin köşe başlarından dünyanın dört bir köşesine dek!” (Sartre, 2001, 8) Fanon hasta bir Avrupa’dan bahsederken derdi onu kurtarmak değil, Fanon’un derdi Avrupalının krizini yerlinin fırsatına çevirmek. Bu çabanın içinde Avrupalı için bir şey yok, eserde Avrupalı için hiçbir şey olmadığı gibi. (Sartre, 2001, 9-12) Benzer şekilde (ki tüm ironi belki de tam olarak burada) Frank B. Wilderson III’ün kitabında bizim için hiçbir şey yok. İlk Yerli elitten Fanon’a doğru ilerlerken saf hümanizmden Anti-Hümanizme doğru nasıl ilerlediğimizin yeterince açık olduğunu düşünüyorum. Braidotti’nin tam olarak nerede durduğunu okura bırakmayı tercih ediyorum. Biz de bu noktada sormalıyız kendimize, Sartre’ın bahsettiği Fransa’da yaşayıp “ama biz de Fransa’nın yaptıklarını hoş bulmuyoruz” diyen entellerden miyiz? Konuşurken “Avrupa mahvolacak, eğer…yapmazsak” diye mi başlıyoruz cümleye yoksa “Avrupa mahvolacak.” Diye mi? (Sartre, 2001, 12)

Buradaki iddia kesinlikle “Avrupa mahvolacak, eğer…” ile düşünenlerin hepsinin saf hümanistler olduğu değil, ya da “Avrupa mahvoldu.” Diyenlerin Anti-Hümanist olduğu. Theodore Kaczynski örneğin, ünlü manifestosunun5 başında bize “Endüstriyel toplum ve getirimleri insan ırkı için felaket oldu” (Kaczynski, 2021, 1) derken “Avrupa mahvoldu.” diyor, ancak bombalamaları ile getirmek istediği düzenin temeline insan ırkının özgürlüğü ve haysiyetini koyuyor ki tamamen hümanizm temelli konseptler bunlar.

Aksine bir örnek vermek adına, Hannah Arendt, holokost sonrasında bile “Avrupa mahvolacak, eğer…yapmazsak” diye yazan / düşünen / konuşan oldukça ilginç bir entelektüel. “The Perplexities of Rights of Man” (Türkçesini bulamadım) adlı makalesinde insan haklarının tam da insanın insandan başka bir şey olmadığı konumda onu yapayalnız bırakmasını eleştiriyor.6 İnsanın hakları, insandan başka hiçbir otoriteden gelmiyor ve o sağlanması / uygulanması o otoriteye bağlı değil ise, neden devletsiz kalan kimseler insan haklarının onlara güya sağladıklarından, sağlaması gerekenlerden asla yararlanamıyor, ya da onlara ulaşamıyor? (Arendt, 2013, 85) Arendt burada insan olmanın vatandaş olmak ile eşleşmesini eleştirirken bunu kötü bir niyete bağlamıyor. Sözde feragat edilemez olan insan haklarının anayasalarının temelini oluşturduğu devletler, hiçbir ülkenin vatandaşı olmayan insanlar karşısında bu hakları sağlamaktan aciz. (Arendt, 2013, 84-86) Savaş suçluları bile en azından düşman vatandaşı statüsüyle yargı ve yürütme sistemlerine erişebilirken mülteciler onları kurumlara bağlayan araçlara erişemez halde. (Arendt’den mi bahsediyorsun Agamben’den mi diyebilir şu noktada biyopolitikaya yetkin okuyucu, haklıdır da.)

Arendt’in Avrupa’sını kurtaracak olan hümanizm 1789 bildirisindeki hümanizm değil. Bu insanlık, vatandaşlık üzerinden işlediği sürece, zaten belli bir topluluğa ait olanın insan hakkı ve bu topluluğun politik gücünün etkinliği olan devlet tarafından bahşediliyor. Bu sebeple, Arendt için mültecilerin sorunu insan haklarından yoksun bırakılmak değil, yasanın kendisinden yoksun bırakılmak, “yaşanamaz” hale gelmek. Nazilerin Yahudileri gaz odalarına koymadan önce vatandaşlıktan atması ve araştırmaları sonucunda (Arendt detaylandırmıyor) hiçbir ülkenin bu insanları istememesinde sunduğu argümanın haklılığını bulabilir. “Tüm haklardan yoksun bir pozisyon yaratılmıştır, yaşama hakkına karşı gelinmeden önce”. (Arendt, 2013, 88) Arendt için onarılamayan kayıplar “ev” ve “politik statü”. Dünya “Tek Dünya” haline gelmeden önce, hala kolonileştirilebilecek ya da keşfedilebilecek yerler varken, evsizler ev arayışına çıkabilirdi. Ve köleler bile, her türlü özgürlükten ayrık olsalar da en azından politik statüye sahiplerdi. (Arendt, 2013, 89) Ev ve politik statü, kimseleri insan olmaya bağlıyor. Aklınıza “Her Şey Çok Güzel Olacak”ta gazolinle kaplıyken sigarasını yakan Cem Yılmaz gelmek zorunda değil, fakat benim aklıma geliyor, “En azından köleyiz be abi, bu da bişey!” (Şu noktada Arendt’in kendi insan tanımından da bahsedip sonra Wilderson’a geçme niyetiyle 4-5 saat harcadım, ancak akademik bir bakış ile ayıp olarak yaftalanacak bir paragraf sunmadan yapamıyorum bunu, merak edenler “Human Condition”a kendileri bakabilir. Sadece şunu diyelim,) Arendt Avrupa’ya Avrupa’dan bahsetse de bunu hümanizme atıfla yapmıyor.7 Antik Yunanda sosyalin olmayışı ve bugün sosyalin icadıyla, bireysel ve politik olanın sürekli birbirine akışından bahsediyor. Antik Yunanda bireysel (ev, oikos, ev efendisi, despotes) ve politik olan (polisin yönetimi vs. hakkında olan) birbirinden kopuktu. (Arendt, 2013, 99) Bu sebeple bahsettikleri özgürlük, demokrasi, insan gibi kavramlar modern kullanımlarından başka şeyler, diyor Arendt. Bizim derdimiz bu başka şeyler olduğu için Arendt’i bu noktada bırakabiliriz.

Şimdiye kadar bahsettiğimiz düşünürler, evrensel erkek-insan öznesiyle, onun tarihsel konumuyla, kim olup kim olmadığıyla -yani o statüye erişim veya o statünün bahşedilişiyle- bu statünün getirdiği içkin haklar ve onları sağlayacak olan otoritelerde farklı şekilde etkileşime geçtiler. Bahsettiğim skala üzerinde farklı konumlara sahipler. Bu skalayı bu kadar umursamamın sebebi -bu hatalı, bu yetersiz skalayı- Afro-pesimizmden bahsettiğimde “hadi canım, bu kadarı da fazla!” tepkisi almamak; bu tepkinin Afro-pesimizmin bence içinde kendimiz için bir şey bulabileceğimiz bu teoriye sırtımızı tümden dönmemize sebebiyet vermesini engellemek. Böyle bir tepkiyi çağıran bir tutum çünkü kendisi; en azından hukukun adaletle ilgili olduğunu sanan, ırkçılığı hastalık sanan, batının cesur yeni insancıkları tarafından (Okur sadece istediği kadar üzerine alınmalıdır).
Fanon yerliye yerliden bahsederken Avrupalının vereceği tepki umurunda değildi. Wilderson aynı umursamazlığı sergilemek istese de tezi Siyah’ı İnsan’ın Ötekisi olarak ele almasıyla (Siyah, insanlık dışı olarak İnsan’ı insan yapan Diğer) eserinin hedefi yine Siyah olsa da İnsan’dan bahsetmek zorunda.

Bu sebeple, Siyah’tan bahsetmeden önce İnsan’dan, Afro-Pesimizm’den bahsetmeden önce Hümanizmden Anti-Hümanizme doğru kayan bir skaladan bahsettim size. Sonraki bölüm Afro-Pesimizm’i açıklayacak, kendisine çeşitli Siyah akademisyenden gelen eleştirileri ve yazarın kendi görüşlerini; Afro-pesimizm’le girebileceğimiz, hatta çoktan içinde olduğumuz bir ilişkiyi; reddeden çığlığımızı tartışacak.


II) Afro-pesimizm ve Eleştirileri

Frank B. Wilderson III’ün Afro-pesimizm kitabı8 (ki Afro-pesimizm düşüncesinin kaynağı ya da ana eseri değil, görece yeni bir eser, 7 Nisan 2020’de basıldı) hem anı hem teori kitabı. Wilderson kitabın giriş bölümünde siyahın konumunun eşlenemezliğini (hala daha iyi bir kelime bulamadım) bir anısıyla açıklıyor. Bir müzede güvenlik görevlisi olarak çalıştığı sırada, iş arkadaşı; fikirlerine güvendiği ve kendisini anladığını, belli bir dünya görüşünü paylaştıklarını hissettiği bir dostu, Filistinli bir solcu / aktivist / ideolojinize uygun terimi yerleştirin buraya, Filistin’e girerken üzerini aranmasından yakınıyor. Arayan İsrail askerinin Etiyopyalı bir Yahudi olmasının ise durumu daha da utandırıcı kıldığından yakınıyor. “Faşistlerin ele geçirdiği ve her gün insanlığa karşı suç işlediği işgal altındaki ülkeme girerken üzerimi BARİ siyah biri aramasın.” Arkadaşı bunu demiyor, ancak Wilderson’un çıkardığı anlam az çok bu şekilde. Ezilmişlik, sömürü, şiddet vs. gibi konularda benzer tecrübelere sahip olması beklendiği halde sonuç hüsran, çünkü ipin ucuna geldiğimizde, ırkçılığa değil, Siyah’a geldiğimizde, dostu Wilderson’un yanında değil, karşısında. Teorik olarak siyah pozisyonun eşleşemezliğini sadece bu ansıyla; “bir keresinde bir dostum…” diye açıklamıyor tabi ki, kitap yarı anı yarı teori kitabı derken bunu kastediyorum. Afro-pesimizmin siyahın eşsiz konumu için dayanaklarından biri Patterson’un “Slavery and Social Death” adlı kitabı9. Patterson köleliği efendinin mutlak gücü ve kölenin mutlak güçsüzlüğü üzerinden tanımlıyor, ki bu yeni bir fikir değil, yeni olan Patterson’un köleleştirilmeyi nasıl açıkladığı. Köleler kendi kendilerini (en azından istenen seviyede) yenileyebilen kaynaklar değiller, bu durumda birilerinin köleleştirilmesi gerekiyor, bu da genelde savaşta esir alınanlarla sağlanıyor. Bir hayat bağışlanıyor ve bir köle yaratılıyor, sosyal ölümün başlangıç noktası burası. Yeni isim, belli giyim kuşam şartları, damgalama, dazlak bırakma vb. şekillerde yok ya da hükmedilen sadece kölenin vücudu değil, kimliği de. Bunun uç noktalarında kölelerin onur ve aile bağlarından yoksun bırakılmalarını görebiliriz. Tüm sosyal ilişkilerden, efendinin onayı olmadan geçersiz bırakılmış köle, sosyal olarak ölüdür diyor Patterson. Zaman içerisinde köleleştirilen insanın tüm kalıntıları kölede yok oluyor, köle kendini köle olması gereken olarak görüyor. Wilderson’un argümanında Amerikalı Siyah tam olarak bu şekilde “ölü”, ve hatta onun ölümü insanı yaratan ve ayakta tutan tek şey. İnsan ötekisi olarak bu ölü Siyahı ya da Siyahın ölümünü aldığı sürece insan olduğuna inanmayı sürdürebiliyor. Bu sebeple siyahın durumu herhangi diğer subalternlerle kıyaslanamıyor; evet, Filistinliler de şeytanlaştırılıyor ve evet işçiler de sömürülüyor (Wilderson’un bir Marxist olduğu unutulmamalı; kendi tanımıyla) ancak sadece siyahın sosyal ölümü insan subjesini yaratıyor, ve bu sebeple Siyah ile diğer subalternler arasında; neredeyse Fanon’un Yerli’siyle bile, analoji kurulamaz.

Wilderson’un kitabı yazmasına sebep olan dert tam olarak şöyle açıklanabilir: “… nasıl ve neden İnsan’ın kapasitesi (ilişkisel bir özne olma gücü) şiddetli şekilde parazitik Siyah beden üstünde; neden Orlando Patterson’ın kölelik tasvirinin abstrakt hale getirilerek insanın organik bir varlık değil bir inşa (inşa edilen şeyi yapı) olması: varlığı için Ötekine ihtiyacı olan bir yapı hakkaniyetini sağlamak / anlaşılır olmak için ve neden İnsan’ın Öteki’si Siyahtır.” (Wilderson, 2020, 12) Bu tutumu Wilderson’un pesimizmi ile birleştirirsek neden skalanın ucuna yerleşmesi gerektiği görebiliriz Afro-pesimizmin. İnsanlıktan bir şey beklemediği, insanlığa karşı olduğu gibi insanlığın aşılmasıyla gelecek herhangi bir kazancın da ne bekleyicisi ne de habercisi. Yakın zamanda kendisiyle yapılan bir röportajda (ki konumunu ve konumuna kendisini nasıl oturttuğunu gayet açık şekilde sunduğu bir röportaj, meraklılara öneririm) öğrencileri onun eserlerinde kurtarıcı / arındırıcı herhangi bir şey bulduklarında, eserlerinin umutlu bir okuması yapıldığında verdiği tepkiden bahsediyor: “Eserimde umutlu bir şey bulursanız bana söyleyin ki onu yok edebileyim.”10 Pesimizm bu noktada bir yafta ya da bir yanlış anlaşıma değil, teorinin içkin bir parçası. O kadar ki Patterson Afro-pesimizmle ilgili olarak “Ben pesimist değilim, şu noktada siyahların sosyal pozisyonunun sosyal ölüm olduğunu da düşünmüyorum.” diyor11. Afro-pesimistlerin Siyahın pozisyonuna dair eleştirilerinin özel alanlarda haklı bulurken, kamusal alanda karşılık bulmadığını (çünkü siyah kamusal alanda oldukça hayatta, Patterson’un verdiği örnek Amerikan Ordusu; ki ölümle bu kadar bağlantılı bir şeyi hayatın kanıtı olarak sunmak günümüz thanatopolitikasını yeniden gözler önüne seren [bence] pek komik bir şaka) iddia ediyor. Skalada yeniden hümanizme doğru kayıyoruz böylece. (“en azından ordudayız be abi, en azından orta doğuluların öldürülmesi gerektiğinde bize danışıyorlar, bu da bişey!”) Bu durumu Marx’ın Guesde ve Lafarque ile ilgili “şu kesin ki, onlar Marksistlerse ben Marksist değilim” değişine benzetebiliriz belki. Wilderson’un teorisinin pesimist damarının sebep olduğu eleştiriler bununla sınırlı kalmıyor ancak. Örneğin, Gloria Wekker -Utrecht Üniversitesi’nde Cinsiyet ve Etnisite Emeritus Profesörü- (ki yakın zamanlarda Wilderson’un kitabına yazdığı inceleme yayınlanacak yakın zamanda) Siyahın konumunun tüm eşleşmelerden uzak kılınmasının kesişimselliği12 imkânsız kıldığı gibi, pek ironik şekilde evrensel bir siyah pozisyon yaratıyor; bu yaratılan siyah pozisyon pek zorunlu olarak Amerikalı ancak cinsiyetsiz. Siyah kadının özneleştirilmek sadece Siyahtan mı ibaret?

Sheldon George -Simmons Üniversitesi’nde İngilizce Profesörü- ise Wilderson’a Lacancı bir okumayla yaklaşıyor.13 Siyah/Kölenin ötekisi olduğu İnsanı sağlamasına karşı çıkmıyor George, ancak bunun hepimizin Dilin kölesini olduğunu maskeleyen bir fantezi olduğundan bahsediyor. Wilderson’a evet ya da hayır demek yerine, “evet tabi ki ama bu yeterli değil” diyor. Durum böyleyken çünkü, bugünkü Siyah’ın (her ne ise o) bu fantastik olayda bahsettiğimiz köle ile eşlenebilir olduğuna emin miyiz? Ve öyleysek, neden Siyah’tan bahsederken hümanist bir dil kullanmaya devam ediyoruz? Wilderson Siyah’ın maruz kaldığı cinayetten ve soykırımdan bahsediyor. Ancak sadece insan cinayete uğrar.

George, Patterson’un sosyal ölümünü kölenin konumu değil amacı olarak görüyor. Köle çeşitli bedensel ve hatta ruhsal damgalamalar ve aşağılamalara maruz bırakılarak sosyal ölüme itilmiş olabilir, ancak dans, müzik, dil gibi çeşitli aktivitelerle koruduğu (ya da ürettiği) belli bir kimliği de iddia etmek mümkün olamaz mı? “Sosyal ölüm asla tümden kapsayıcı bir gerçeklik değildi köle için”, bu durumda neden çağdaş Siyah’in tek gerçekliği bu olsun? Wilderson, kölenin geçmişte kaldığını reddediyor. Onun için Amerika’nın Siyah’a bir tüketim aracı olarak sürekli ihtiyacı var, sadece onun düzenli ötekileştirilişi ile ayakta kalabilir. George bu tutumun Siyah’ı tüm tarihsellikten kopardığını iddia ediyor, ki bu da makalenin teorik temelindeki Lacancı yaklaşımla – “gerçek” ve tarih dışı olan ırk mı yoksa jouissance mı? – çelişiyor.

George’un eleştirisinin devamını şurada bulabilirsiniz, ben eleştirisinden önce kendini söylemek zorunda hissettiği şu paragraf ile bitirmek istiyorum yazının bu kısmını: “Davet edildiğimde çekimserdim, çünkü Afro-pesimizm üzerine uzman değilim, çalışma alanım Lacancı teori ve ırk ve bu görüşlerimin Wilderson’unkilerle tam olarak oturmayacağı anlamına geliyor. Dürüst olmak gerekirse, çoğunlukla beyaz olan bir dinleyici topluluğuna sunum yapacak olduğum gerçeğinin bilincindeydim; konuşmamın size başka bir siyah akademisyenin teorisini yok saymak, umursamamak / kenara atıp geçmek için izin verdiğini sanacağınızdan çekindim. Wilderson’un kitabında: “Beyaz birini övmenin ona hissettireceği rahatlamadan korkuyorum.” dediği bir yer var. Bu fikre katılıyorum; eleştirimin Beyaz Amerika’nın, analistlerin ve akademisyenlerin Wilderson’un eleştirisinden -eleştirisini gerçekten ve ciddiyetle, onların üzerine kurduğu sorumlulukla incelemekten- “paçayı sıyırma”sına sebep olmak istedim. Ancak teoriyi ciddiyetle incelemek onu eleştirmek anlamına da geliyor.”13


III) Çığlık: Eşleşemez olanla eşleşmek

George’un uyarısının önemini ele alalım. Düşünce, mantık ile başlamaz diyordu Holloway,14 bir çığlıkla başlar, reddeden bir çığlıkla: HAYIR! Öfkeden doğar düşünce ve oturduğu-yerde-evren-sırlarını-merak-eden o tipik düşünürün de canı cehenneme! Filozof: Arendt için yüzyıllar boyunca ne idiyse oydu; “vita contemplativa” (Arendt, 2013, 113): Aristotales’in politik hayattan uzak, tepede oturan düşünürü. Bırakın diyor Holloway tepedekini, biz ret ile başlıyoruz; düzgün şekilde açıklayamadığımız rahatsızlıklarla, sızlanmalarla, sinirden ağlamakla, öfkeli bir çığlıkla veya özgüven dolu bir kükremeyle. Reddimiz tecrübelerimizden geliyor. Wilderson doktora öğrencisiyken geçirdiği bir panik atakla başlıyor hikayesine: konumunun ona en yakın olduğuna inandıkları tarafından bile anlaşılamayacak olduğunun farkına vardığı, bir insan değil beyazlar insan olabilsin diye üretilmiş bir kâbus olduğunun farkına vardığı, bu farkına varışın herhangi bir kurtuluşu beraberinde getirmediğinin ve getiremeyeceğinin farkına vardığı anda geçirdiği panik atakla. Biz ki ne siyahız ne beyazız ne yerliyiz ne de kolonici, ne oryantal mistikleriz ne de “batılı” düşünürler (ve aynı zamanda bunların her birine karşı çıkılabilecek konumdayız); bizim ne alakamız var bu işlerle, bu konularla?  Hele Wilderson’un ana iddialarından biri asla eşlenemez oluşumuzken onun konumuyla? Çığlık.

George’un uyarısının önemini ele alalım. Teoriye getirdiği eleştirinin, o teorinin ortaya çıkış sebebi olan çığlığı bastırmak için kullanılacağından korkuyor, bu çığlık -bireysel olanın politik olduğunu göremeyen vita contemplativa’nın asla anlamayacağı çığlık- bizim aşina olduğumuz bir çığlık, kurumsal ve tarihsel bir çığlık bile diyebiliriz istersek. Çığlığı anlatmak için çok daha basit örnekler olsa da biz gündemde olanı ele alalım: Akademi.

Goethe Üniversitesi’ndeki Adorno Anıtı19

Fantastik hikâyeye hepimiz aşinayız: Güya bir zamanlar bir akademisyen vardı ve bu akademisyenin bilgi için bilgi üretmekten başka niyeti yoktu, etrafına kendi gibi hevesli insanları topladı ve otonom bir kurum olan üniversiteyi kurdu. Lyotard bizi uyarıyor, artık bozuldu bu kurum, endüstriyel çıkarı olmayan bilginin üretimini amaçlayan yoktur! Boğaziçi’ndeki öğrenciler bizi uyarıyor, demokratik olarak yönetimini seçemeyen bir üniversitenin otonomisinden bahsedilemez! Ancak, şu harika otonom akademilerimize bir bakalım, kayyumların olmadığı Frankfurt Okulu rektörü, okulu ticarethaneye dönüştürmekten başka ne yaptı? Cam fanusun içinde sergilenen bir Adorno kürsüsü var okulun ortasında, çalınıp müzelerde sergilenen totemler gibi, sermayenin Frankfurt Okulunu avlayışının “trophy”si. Bundan 70-küsür sene önce Arendt gibi entelektüeller aslında Nazi rektörlerin çok da büyük bir sorun olmadığını söylemek için liyakatten bahsediyorlardı18, bugün Melih Bulu ve Verşan Kök için yeni enteller benzer şeylerden bahsediyor. “Koskoca” Wilhelm von Humboldt’un “ideal” üniversitesinin “sadece Humboldtlardan oluşan bir dünyada makul olacağı”15 tezini ciddiye alalım, “koskoca” OBE nişanının tek “akademik” başarısı trans hayatları yok etmeye ve akademik kurumların dışında tutmak olan Stock’a verilişini de16, Graeber’in “Boktan İşler” kitabında17 sanki sosyal bir beklentiye tepki veriyormuş gibi gözükmek için açılan ama hiçbir anlamlı iş yapmayan (işi yapmak için para alan kişilerin kendi iddiasına göre anlamlı değil) tüm o üniversite pozisyonlarını da, senelerce öğrencilerini taciz edip bir gün koltuğunu kaybetmekten korkmamış profesörleri de, tüm bunların eleştirisini sadece akademisyenleri şeytanlaştırmak için “akademik porno” diye sunmaya cüret eden sahte entelektüelleri de…

Hangi noktada çığlık atacağız? Ya da hepsi mi bir çığlıktı zaten? Hangi noktada şöyle bir tez mantıklı gelecek bize: “Bir saniye, biz enayiyiz. Bilgiye bilgi olduğu için değer vermeye kalktığımız için biz enayiyiz ve kafamızdaki akademisyen asla var olmadı, olmak için çabalayan herkesi de eze eze toza dönüştürdüler ve bu öyle bir klişe ki, bunun farkına varmak bile bir klişe, rektörlük binasını yaksak bile bu sadece klişeyi sürdürmek olurdu. Ne gerisi var ne de ilerisi, hepsi şaka. Canı cehenneme hepsinin.”

Bu çığlığın ya da benzer çığlıkların boğazını gıdıkladığına inananlar, ciğerlerine çığlık atmak için çektikleri havanın yüküyle gezenlerin Afro-pesimizmin eleştirilerini kabul etmeseler bile, teorik konumunu aşırı, metodolojik tutumunu yetersiz bulsalar bile kendilerinden bir parçayı asla kendilerinin olmayacak bir ağızdan dinleme fırsatı bulacaklarına inanıyorum. Bu çığlık ile yüzleşip, onu kabullenip, “yine de” diyenleri de tüm saygımla selamlıyorum, herhangi bir değişim mümkünse bu çığlıkla başlasa bile, çığlığın sadece bir başlangıç olduğunu unutmayanlardır onlar.


REFERANSLAR

Belirtilmeli ki aşağıdaki eserlerin bir kısmının Türkçe çevirileri mevcut, ancak elimde sadece İngilizce asları ya da çevirileri olduğundan alıntı yaptığım yerler benim tercümem, sayfa numaraları da yine bu kitaplardandır.

  1. Braidotti, R. (2013). The Posthuman. Oxford: Polity Press.
  2. Nordling, L. (2020, Temmuz 17). Who Gets to Study Whom? Retrieved January 09, 2021, from https://www.sapiens.org/culture/anthropology-colonial-history/
  3. Sartre, J. P., (2001) Preface. In F. Fanon, The Wretched of The Earth (pp. 7-26) Penguin Books (2001)
  4. Du Bois, W. E. B., (2012). Souls of Black Folk. Place of publication not identified: Emereo Pty Limited.
  5. Kaczynski, T. (1995). The Industrial Society and Its Future. Retrieved January 09, 2021, from http://besser.tsoa.nyu.edu/howard/Anarchism/Unabom/manifesto.html
  6. Arendt, H. (2013). The Perplexities of the Rights of Man. In 1147779703 863340785 T. C. Campbell & 1147779704 863340785 A. Sitze (Authors), Biopolitics: A Reader (pp. 82-97). Durham: Duke University Press.
  7. Arendt, H. (2013). Selections from The Human Condition. In 1147779703 863340785 T. C. Campbell & 1147779704 863340785 A. Sitze (Authors), Biopolitics: A Reader (pp. 98-132). Durham: Duke University Press.
  8. Wilderson, F. B. III.., (2021). Afro-pessimism. S.l.: Liveright Publishing.
  9. Patterson, O. (2018). Slavery and Social Death: A comparative study. Cambridge, MA: Harvard University Press.
  10. Wilderson, F. B., III. (2020, April 29). Frank B. Wilderson III | Afropessimism. Retrieved January 09, 2021, from https://www.youtube.com/watch?v=HvvSgvHa0AE&t=2282s&ab_channel=AuthorEvents
  11. Mineo, L. (2018, March 21). Harvard professor reflects on the Kerner Report, 50 years on. Retrieved January 09, 2021, from https://news.harvard.edu/gazette/story/2018/03/harvard-professor-reflects-on-the-kerner-report-50-years-on/
  12. Wekker, G. (2020, October 05). Whither Blackness?: The Curious Adventures of Afropessimism. Retrieved January 09, 2021, from https://www.youtube.com/watch?v=I67vtJ09l5Q&t=1068s&ab_channel=BlackasinRevolution
  13. George, S. (2020, November 15). Afropessimism, Lacanian theory and the myth of race (Sheldon George). Retrieved January 09, 2021, from https://www.youtube.com/watch?v=j1W5cFmT2C0&t=847s&ab_channel=DerekHook
  14. Holloway, J. (2019). Change the world without taking power: The meaning of revolution today. London: Pluto Press.
  15. Gooch, G. P. (1965). Germany and the French Revolution. (p. 107) London: Cass &.
  16. Weinberg, J. (2021, January 07). Kathleen Stock Receives OBE; Philosophers Sign Letter Opposing the Honor. Retrieved January 09, 2021, from https://dailynous.com/2021/01/05/kathleen-stock-receives-obe-philosophers-opposing-honor/
  17. Graeber, D. (2019). Bullshit Jobs. (p.45-51) Penguin Books.
  18. Benhabib, S. (2019, April 16). The Personal Is Not the Political. Retrieved January 09, 2021, from http://bostonreview.net/books-ideas/seyla-benhabib-personal-not-political
  19. INM – Michael Klein, L. (n.d.). Adorno-Denkmal. Retrieved January 09, 2021, from https://www.kunst-im-oeffentlichen-raum-frankfurt.de/de/page219.html

Bir Avuç Afro-Pesimizm Kaynağı:

  • Frank B. Wilderson III – Afro-pesimizm
  • Saidiya Hartman – Lose Your Mother: A Journey Along the Atlantic Slave Route
  • Saidiya Hartman – Scenes of Subjection: Terror, Slavery, and Self-making in Nineteenth Century America
  • Patrice D. Douglass – The Violence of Presence: Metaphysics in a Blackened World
  • Sylvia Wynter – No Humans Involved

Default image
Efe Cengiz
Goethe Uni. Frankfurt: M.A Science and Technology Studies