Ukrayna’daki Savaş Üzerine Notlar

Ukrayna’daki savaş üzerine notlar (1/3)
22 Nisan 2022 Cuma, Alain Brossat

1- Gelenek motifi, kararsız yapısından ötürü dinamit gibi ele alınmalıdır. Her durumda, geleneğe yapılan tüm göndermelerin doğası gereği muhafazakâr ya da gerici olduğu fikri doğru değildir. Benjamin yenilenlerin tarihine ve ezilenlerin geleneğine gönderme yaparken aslında bunların hepsi birdir ve düşüncesinin (Mesihçiliğinin de) ufku özgürleşmedir. Devrimci düşüncenin bir geleneğe, ki o ne bir ambar ne de bir antika deposu gibidir ancak aşağıda kalanların kolektif deneyimleriyle direkt bağlantılı olan hatıraların ve bilgi parçalarının bütünüdür ve bugüne yönelik devrimci bir yaklaşımın konumlandığı geçmişe dönük ufku oluşturur, gönderme yapmadan düşünülmesi zordur.

Gelenekte bir kopuş olduğunda, devrimci düşüncenin bugün üzerindeki etkisi azalır, aynı zamanda bu kopuş yönelim bozukluğuna ve radikal düşüncenin daha inatçı diğer söylemler, gelenekler tarafından düşman olandan başlayarak daha da kirletilmesine sebep olur. Rus birliklerinin Ukrayna’yı işgal etmesi tam olarak bu duruma bir örnek teşkil etmektedir. Yaratılan durumdan ötürü çeşitli Batılı kaynaklar tarafından yayılan -haber türünde, akademik yazı türünde, deneme türünde…- bir yığın yorum ve analiz arasından yalnızca bir avuç metin Rus despotizmi, Putin’in doğuştan totaliterliği, fatihin barbarlığı gibi alışılagelmiş sıradanlıkları tekrarlayan ana akımdan sıyrılıyor. Elimizde kalanlar ile alıntı yapalım: ABD’nin eski Moskova Büyükelçisi Jack F. Matlock tarafından yazılan 15 Şubat 2022’de yani Rus işgali başlamadan önce AntiWar.com’da yayımlanan “Today’s Crisis Over Ukraine Was Predictable and Avoidable” yazısı , Portekizli sosyolog Boaventura de Sousa Santos tarafından yazılan ve 28 Şubat 2022 tarihinde Criticallegalthinking web sitesinde yayımlanan “How did we get here ?” yazısı, Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Emeritus Profesörü John Mearsheimer’ın 11 Mart 2022’de The Economist’te yayımlanan “John Mearsheimer on why the West is principally responsible for the Ukrainian crisis” yazısı, Saint-Etienne Üniversitesi Sosyoloji Emeritus Profesörü Rada Ivekovic’in Mart 2022’de Alienocene web sitesinde ve Journal of the First Outernational’da yayımlanan “Postsocialist Wars and the Masculinist Backlash” yazısı ve son olarak en dikkat çekici olan Berlin’de yaşayan post-Yugoslav filozof Boris Buden’in Nisan 2022’de e.flux.com web sitesinde yayımlanan “The West at War : On the Self-Enclosure of the Liberal Mind” yazısı .

Geçerken fark ediyoruz ki, tüm bu referanslar İngilizcedir ve bunda yazarın Globish’e geçişinin bir etkisi yoktur -biz ondan uzağız ; basitçe bu siyasi ve savaşçı silsilenin içinde kendini keşfediyor daha doğrusu kendini onaylıyor, zira Fransızca dilinde koşulların en zorlayıcı gereklilikleri dayattığı durumlarda karşı alan ortadan kaybolmuştur.

Fransa’da, kitlesel etkilerden bağımsız olarak özerk yargı ve muhakeme gerektiren olayların -Charlie Hebdo olayından Ukrayna’daki savaşa, Bataclan’dan Samuel Paty suikastına ve Hong Kong’daki krize kadar- algılanması, kutsal birlik ve genel seferberlik (zihinlerin) rejimi altına alınmıştır. Karşı alan bir delilik ve sapkınlık, düşünceye karşı işlenen bir suç haline geldi; aynı ifade polis gücü, en hayali çoğulculuk rejimi altında yer alan en çeşitli yetkili kaynaklardan yayılanları yönetiyor ve düzenliyor: LundiMatin’den Valeurs actuelles’e, Médiapart, Le Monde ve Le Figaro aracılığıyla, bunlar Pekin’in liderlerinin otoriterliğini, Putin’in despotizmini ve cihatçı barbarlığı damgalayan, kovid ve “özgürlükler” konusunda aynı kafa karışıklığını sürdüren birbirinin yerine kullanılan mantralardır.

Ancak Fransızca dilinin uluslararası alışverişlerde bir azınlık ve küçük bir dil haline geldiğini gördüğümüz bu figürün hazin dönüşünü geçelim, (özellikle İngilizce pahasına tüm zenginliğini ve prestijini kaybetmiş olarak ve Deleuzecü bir dil ile en ağır majör ve molar duruma saplanmış artık aracı olmaktan aciz bir dil, iletişimsel kullanımlarında, herhangi bir belirleyici farklılığa sahip değildir. Şunu fark etmek üzere akıl yürütmemizin iplerini yeniden ele alalım: yukarıda bahsi geçen tüm makalelerin yazarları, Ukrayna’nın işgali için hiçbir şekilde savunulabilir bir “neden” bulunamıyorsa ve hatta Putin’i hiçbir bir şekilde siyasi bir dost olarak görmüyorsa, (despotik, otoriter, totaliter, barbar) düşman söylemini, bu savaş vesilesiyle global Batı’nın propaganda ocakları tarafından dolaşıma sokulan, sanki Zelenski’nin İyi’yi, Putin’in ise Kötü’yü temsil ettiği bir medeniyetler çatışmasıymış gibi, Maniheist ve aşırı basitleştirilmiş söylemi hiçbir şekilde kabul etmek mümkün değildir.

Ancak bana tuhaf gelen şey, bu anlaşma zemininde, bu yazarların hiçbirinin (Buden buna yaklaşmıştır ancak gerçekten dile getirmemiştir) ilk sebepten, ki bu ilk sebep Rus liderin eyleminin perspektifini anlamaya ne kadar uğraşırsak uğraşalım, rölativist bir atasözü olan “herkesin kendince sebepleri vardır” sözünü benimseyerek, Putin’e bir dost olarak davranamayacağımızın ya da daha doğru bir ifadeyle onu yalnızca bir düşman olarak görebileceğimizin, açıkça bahsetmemesidir. Rusya’da kapitalizmin yeniden kurulmasının en kararlı ve en belirleyici zanaatkarlarından biri olduğu basit, büyük ve reddedilemez bir gerçektir. Yeltsin’in gayretli bir halefi olarak Rus Devrimi’ni, ki burada bir miras gibi eski ve patrimonyal (Devrim günü) bir anlamda değil Mesihçi ve her şeye rağmen yirminci yüzyılda devrimci hareketin tarihinin kalıntılarının manzarasında geçici ve aralıklı patlamalarla geri dönen bir miras olarak anlaşılan, iptal etmeyi, inkâr etmeyi, ayaklar altına almayı hedefleyen bir karşı devrimin zanaatkarıdır.[i] Stalinci terör aygıtının halefi kalıbında şekillenen Putin, ülkesinin ekonomisinin ve doğal kaynaklarının anahtarlarını oligarklara teslim etti, korkunç Ortodoks Kilisesi’nin ruhani gücünü yeniden tesis etti, Büyük Rus milliyetçiliğini canlandırdı, Çarlık imparatorluğunun kitschy nostaljisini düzene koydu, Stalin ve terör aygıtının kitlesel suçlarını belgeledikleri için dürüstlere zulmetti vb.

Kapsamı artık Ukrayna meselesinin çok ötesine uzandığı için bu nokta çok önemlidir. Yeni Soğuk Savaş bağlamında- ki zaten artık hiç de soğuk olmayan, Atlantikçilik ve post-Sovyetizm arasındaki sürtüşme noktasında, diğer ısınma noktalarını bekleyen – Putin’in Rusya’sı ve Xi’nin Çin’i arasında kurulan pragmatik ittifakın her türlü karışıklığa yol açması muhtemeldir – birbirine benzeyenler bir araya gelir, otoriter ve hatta totaliter rejimler iyi geçinmeye zorlanır vs. Ancak bu yüzeysel yakınlıklar aslında ormanı gizleyen ağaçtır ve geleneğin kopuşu (analitik ve kavramsal bir tablo olarak Ortodokslukla hiçbir ortak yanı olmayan devrimci geleneğin ipliği kaybolmuştur) tam da burada tüm yıkıcılığıyla kendini gösterir. Aslında, bugün kurulmakta olan gruplaşmaların ve karşıt ittifakların genel yapısında açıkça görülmesi gereken şey, Rus rejimi ile Çin rejimi arasındaki ittifakın, temel bir faktörle- tam olarak geleneğe atıfta bulunan bir faktörle – birbirinden ayrılan iki gücü bir araya getirdiğidir.

Çin Komünist Partisi’nin 1949’da iktidarı ele geçirmesinden bu yana benimsediği çizginin tüm kıvrımları ve dönüşleri ve bazen de sapmaları boyunca Çinli liderler, devrimin mirasından asla kopmadılar, onu asla reddetmediler ve inkâr etmediler- her ne kadar bunu mümkün olan en geri alınabilir şekilde sürekli olarak suiistimal etmiş ve araçsallaştırmış olsalar da.

Batı’da “Çin tarzı kapitalizm” hakkında konuşmayı hiç bırakmayan ve Çin Komünist Partisi’nin Çin işletmelerinin yürütme komitesi haline geldiği sonucuna varan tüm o sözde uzmanlar Deng Xiao Ping tarafından yürütülen devasa NEP’i kapitalizmin restorasyonu ile karıştırarak parmaklarını dirseklerine kadar gözlerine sokmuşlardır. Rus oligarkların (çok daha kibar biçimde) Çinli muadillerinin derhal yerlerine oturtulduğu son gelişmeler, meşhur Jack Ma gibi, Çin Komünist Partisi’nin, hiçbir zaman bir tür devlet kapitalizmine dönüşmeden, ülkenin yönünü belirleyen ve yöneten tek siyasi güç olarak kalması, Çin devrimci varlığının yeterli kanıtıdır.

Burada söz konusu olan elbette Komünist Partinin ve Çin devletinin mevcut liderlerinin Çin komünizminin değişmez geleneğinin doğrudan torunları olduğunu söylemek değildir (ki böyle bir şey yoktur, Çin Komünist Partisi, diğer şeylerin yanı sıra, dönüşlerinin, yalpalamalarının, tasfiyelerinin, fraksiyon mücadelelerinin toplamından oluşur) daha ziyade, Rusya’dakinin aksine, Yeltsin’den Putin’e kadar bu gelenekten açık ve belirgin bir kopuş yaşanmadığı anlamına geliyor.

Gazetecilikte, anlamsız ve üstünkörü bir etki olarak Batı’da, Xi Jinping sürekli olarak Mao Zedong’un bir taklitçisi olarak karikatürize edilebilirken Putin ve Lenin arasındaki karşılaştırma çok daha nadirse bunun iyi bir nedeni vardır. Putin Rus devriminin mezar kazıcısıdır ve onun geleneği Stalinci cellatlarınkiyle güçlendirilmiş Karayüzler’in geleneğidir. Çin bağlamında, karşı-devrimci geleneğin, savaş beylerinin ve büyük toprak sahiplerinin mirasçılarını bulmak istiyorsanız, bakmanız gereken yer daha ziyade Tayvan tarafıdır…

Dolayısıyla, yenilenen “özgür dünya”nın propagandasının bizi teşvik etme eğiliminde olduğu her şeyin aksine, Çinli liderleri ve onların temsil ettiği “Çin “i düşman olarak görmek için hiçbir neden yoktur.[ii] ABD’nin bir numaralı rakibi haline geldiği ve Batı hegemonyasına karşı birincil tehlike olarak algılandığı ölçüde Çin’i, genel olarak “demokrasinin” düşmanı haline getiren tutum, özgür dünya, demokrasi ve NATO arasındaki denklik tutumu gibi biraz kalın… Çin’in, anlaşılması çok kolay nedenlerden ötürü Putin Rusya’sıyla ittifak kurmuş olması onu düşman yapmaz; aynı şekilde Rus Devrimi’nin mezar kazıcısı Putin’in düşman olması da onun emperyalist demokrat düşmanlarını dostumuz yapmaz.

Rada Ivekovic’in de belirttiği gibi, Putin’in işgal ve tahribat yöntemleri onu ABD’nin bir taklitçisi haline getiriyor; Rus hava kuvvetleri ve topçuları Grozni, Halep ve bugün Ukrayna şehirlerini tahrip ediyor, tıpkı ABD’nin terörle mücadele bahanesiyle Irak şehirlerini tahrip etmesi ve Afganistan’da ve başka yerlerde sivilleri katletmesi gibi. Ancak bu benzetme, yıkıcı şiddetlerini uygulayan bu iki gücü aynı düzeye yerleştirmek için yeterli değildir: efendi, egemen, inisiyatif sahibi olan ABD ve onun buradaki devamı olan Avrupa Birliği, Doğu Asya’da Japonya vb.

Öte yandan ABD, her şeyden önce askeri bir mekanizma olarak, topraklarının her zaman ya da neredeyse her zaman olduğu gibi bir sığınak olduğu ve olmaya devam ettiği jeo-stratejik bir bağlamda şiddetini dışa aktarmaktadır (bu yüzden 11 Eylül’ün tarihsel ölçekte küçük bir iğne batması gibi sarsıcı bir etkisi olmuştur). Buna karşılık, Putin’in Ukrayna’daki eylemlerinin nedenlerinden biri, Rusya’nın bir mekân ve toprak olarak kırılganlığının bilgisi, hafızasıdır- İkinci Dünya Savaşı’ndaki on milyonlarca ölümün hafızası, Rusya’nın kendisinin de yutulmaya çok yaklaştığı SSCB’nin çöküşünün travmasıyla iç içe geçmiştir. Putin’in ülkesinin bütünlüğüne yönelik tehditlere, sınırlarının kırılganlığına karşı aşırı duyarlılığı ve dolayısıyla Ukrayna’nın düşman bir askeri ittifaka dahil olma ihtimaline karşı aşırı tepkisi saf bir fantezi değil, gerçek bir durumun etkisidir; Bu doğrudan tehdit algısı, ABD’nin giderek daha açık bir şekilde Tayvan’ın Pasifik’teki büyük alanını koruması gereken ilk “zincirde” kilit bir konum olarak hayati alanına bağlılığını görmesi ve dolayısıyla, karşılıklı olarak, Çin Denizi’nde “özgür dünyanın” ileri bir konumu olarak Tayvan’a yönelik herhangi bir tehdidi kendi bütünlüğüne yönelik ölümcül bir tehlike olarak görmesiyle hiçbir şekilde karşılaştırılamaz.
Bugün Ukrayna’da gördüğümüz gibi, ABD ve Rusya’nın sırasıyla uyguladıkları silahlı şiddetin aynı seviyede olmamasının tek nedeni gündemi her zaman egemenin belirlemesi ve rakibinin azınlık konumunda olması ve tanınmaması (küçümseme siyasetine tabi olması), hareketi genellikle başarısızlığa mahkûm mimetik bir tarzda takip etmeye mahkûm olması değildir. Bunun bir nedeni de iki tarafın ” yaşamsal tehditler”, “varoluşsal tehditler” gibi ifadelere aynı anlamı vermemesidir. Amerika Birleşik Devletleri ve genel olarak Batılı güçler için, dünyanın herhangi bir yerinde çıkarlarına yönelik bir tehlike ya da engel teşkil etmesi muhtemel her şey varoluşsal bir tehdit olarak tanımlanacaktır. Bu, diğer egemenliklerin ABD’nin düşmanlarını kendi düşmanları olarak “benimsemelerini” gerektiren emperyalist-evrenselci mantığın aynısıdır, aksi takdirde ABD tarafından düşman muamelesi görme riskiyle karşı karşıya kalırlar…

SSCB’nin ve Sovyet imparatorluğunun çöküşüyle birlikte Rusya, bu karar alma biçiminde tikeli evrenselleştirme becerisini tamamen yitirdi ve ister Ukrayna’da ister Suriye’de veya Libya’da olsun, kaybedilen mevzilerin zahmetli bir şekilde yeniden fethi ve bölgesel çıkarların desteklenmesi mantığına saplanıp kaldı.

Mesele Putin’in Ukrayna’da giriştiği savunulamaz (yeniden) fetih savaşı için hafifletici sebepler bulmaya çalışmak değildir; burada söz konusu olan ahlaki değil analitik bir sorundur. Mesele Putin’in Ukrayna’da giriştiği savunulamaz (yeniden) fetih savaşı için hafifletici sebepler bulmaya çalışmak değildir; burada söz konusu olan ahlaki değil analitik bir sorundur.

Putin’in bu şekliyle egemen bloğun (ve özellikle de ABD’nin) beceriksiz bir timsali olması ve öyle kalmaya devam etmesi, devam eden oyunun ana kartlarına sahip olmadan tepki vermeye mahkum olması (Ukrayna meselesinde kendini acınası bir şekilde kilitlemesinin gösterdiği gibi), Rada Ivekovic’in yaptığı gibi analitik soruyu takip edilemez bir ahlakın koşullarına indirgeyerek devlet suçluluğu hiyerarşisinde ona ilk sırayı atfetme adımını atmayı yasaklaması gereken şeydir: “Putin’in Rusya’sı Ukrayna’ya yönelik saldırıdan doğrudan suçlu olmakla birlikte, Batı da bu trajedinin sorumluluğunu Rusya ile paylaşmaktadır” [iii].

2- Ukrayna’daki savaşla alakalı her türden ve statüden bilginin içine düşmüş olmamız, bu çatışmada neyin tehlikede olduğunu anlamamızı ve bu konuda bilinçli bir şekilde yargıda bulunmamızı sağlayacak araçları bize sunduğu anlamına gelmiyor. Kuzey’de ya da günümüzün bir başka hayali coğrafyasına göre, Batı’da- onun ‘’geri kalanının’’ aksine (Batı ve geriye kalan) – doğru olan tersidir. Bu “haberlerin” neredeyse tamamının Putin’e karşı kutsal birlik rejimi altında veriliyor olması ile sıradan insanın muhakeme yeteneğinin şaşması arasında belirgin bir ilişki kurulmaktadır; bilgi bolluğu ile bu bolluğun anlamayı engellemesi ve muhakemeyi bulanıklaştırması arasında açık bir ilişki vardır.[iv] Yukarıda da belirttiğim gibi, bir avuç iyi makale, bu olayın ana hatlarını ayırt etmek için genel olarak yeterlidir – ancak yine de, olayla ilgili ve çağdaş demokrasinin aygıtları tarafından iletilen propaganda virüsü tarafından küresel olarak kirlenmiş mesajların samanlığında iğne ararken, bunları elde tutmak gerekir. Buradaki sorun yalan haberlerden ziyade, bıkıp usanmadan parçanın çıkarlarını bütünün çıkarlarıyla karıştırmamıza neden olan bu demokratik propagandanın aktardığı yalan değerlerdir, Batılı anlatıcının, Tanrı’nın tüm insanlığın genel çıkarına yönelik dikey bakışına yönelik perspektifidir.

Bugün Kuzey’in demokratik ülkelerinde görebildiğimiz şey, savaş propagandasının, karşı alanların ortadan kalkması ve çatışmaya dahil olan Batılı hükümetlerin politikalarına ve Ukrayna yöneticilerinin pozisyonlarına yönelik her türlü eleştirel yaklaşımın silinmesiyle birlikte, genel anlamıyla bilginin önüne geçtiğidir. Bu savaşla ilgili bilginin yerini alan şey, haber seçimi, oto-sansür ve haber ve yorumların en küstah (Atlantikçi) tek taraflılığın işareti altına yerleştirilmesiyle artık bir olağanüstü hâl işareti altına yerleştiriliyor. Putin karşısında eski anti-komünist tutum biraz gevşediğinden, [v] Rus otokrasisi, liderlerinin kendiliğinden despotizmi, ahlakının iflah olmaz barbarlığı, askerlerinin doğal vahşeti vb. hakkındaki tükenmez klişelerden utanmadan ve hayal gücünden yoksun bir biçimde faydalanıyorlar- bu, doğrudan Marquis de Custine’den (De la Russie, 1839) gelen ve 1980’lerde özellikle Fransa’da bozulmuş bir sovyetoloji tarafından yeniden gündeme getirilen eski bir hikayedir. [vi] Burada bir uyarı sinyali olarak işlev görmesi gereken (ancak görmeyen, çünkü Batı demokrasilerinde kamuoyunun geriye kalanı artık buna alıştı) şey, iktidarların mükemmel homojenliğidir: medya gücünün Atlantikçi tek yanlılığa hapsedilmesi burada siyasi elitlerinkine eşittir, entelektüel, kültürel ve akademik elitler ise itaatkâr bir şekilde hareketi takip etmektedir. [vii] 1914’teki gibi hepsi ön safta, hedefi vuran haber ve görüntülere karşı eleştirel bir mesafe yok -sanki Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, şok edici görüntüler, manşetler, kahramanlık hikayeleri ve olayları algılayışımız arasına eleştirel duygumuzu yerleştirmeyi öğrenmemişiz gibi. Sanki bir haftalık sakalı, gözaltı morlukları ve hâkî gömleğiyle küçük Zelenskyi’nin Batılı güçlerin liderlerini ikaz ettiğini görmezden gelecek kadar aptal ve safmışız gibi, tüm bunlar masal anlatmaktan ibarettir.

… devamı gelecektir.

[i] Bu noktada, yirminci yüzyıl tarihinin, son yirmi yılında gelişen tüm revizyonizmlere rağmen, devrimin ve onunla gelen tarihsellik rejiminin, bir figür ve kategori olarak devrimin bir özgürleşme tarihinden ayrılamaz olduğu bir rejimin işareti altında yer aldığını hatırlamakta fayda var gibi görünüyor. Buna karşılık, Boris Buden’in de belirttiği gibi ister Taipei’de, ister Hong Kong’da ya da başka bir yerde olsun, devrim yapmak için bir çiçek adından biraz daha fazlası gerekir…

[ii] “Düşman” burada özellikle “siyasi” anlamıyla anlaşılmalıdır – geri kalanı için, devletin ve ekonomik “refahın” dini, Çinli liderlerin dini olan üretkenlik ve verimlilik bizi onlardan mümkün olduğunca uzak tutuyor.

[iii] Rada Ivekovic’in yukarıda alıntılanan makalesindendir. Karl Jaspers’in ünlü eseri Die deutsche Schuldfrage’dan (Türkçesi Suçluluk Sorunu Almanya’nın Siyasal Sorumluluğu Üzerine) ödünç alınan bu yaklaşım, Putin’i Nazi devletinin ileri gelenleriyle eşdeğer tutma eğilimindeyken, anonim Batı kendisini, Üçüncü Reich’ın suç tarihine zorla dahil edilen ve savaş sonrasında bu geçmişle yüzleşmek ve tarihsel yükü üstlenmek zorunda kalacak olan Alman halkının konumunda bulacaktır. Ancak, Putin’i Hitler’le bir tutmanın artık bir “demokratik” propaganda mantrası haline gelmesi bir yana, Batılı liderlerin NATO’nun kapılarını Ukrayna’ya açmama taahhüdünü tekrar tekrar reddetmelerinin nasıl bir eylem, hatta bir fiil ile eşdeğer tutulamayacağını anlamak zor. Oyalayıcı eylem (meşru bir muhalif gücün temsilcisi olarak görülmekten çoktan vazgeçmiş olana karşı bir aşağılama politikası biçimindeki iyi sözler), yalnızca onlara güvenenleri bağlayan bu sözler egemen jestler kategorisine girer, soğuk bir karardan kaynaklanırlar. Bir adım daha ileri gidersek, bunların düşmanı, sözde ‘uluslararası toplumun’ kınamasına maruz kalmasına yol açacak bir hataya -eyleme- zorlamaya yönelik uyumlu bir planın parçası olduğunu söyleyebiliriz. Bu, Batılı güçlerin Çin Denizi’nde ve özellikle de Tayvan’la ilgili olarak oynadıkları oyunun aynısıdır. Her iki durumda da, oyunun efendisi mükemmel bir sığınak konumundan çatışmanın odağından, anlaşmazlığın nesnesinden on binlerce kilometre uzakta hareket ediyor. Bu arada, Jaspers’in kitabının başlığı Fransızca’ya yanlışlıkla La culpabilité allemande (Alman Suçluluğu) olarak çevrilmiştir; La question de la culpabilité (ou de la faute) allemande [Alman suçluluğu (veya hatası) sorusu] derken söyledikleri oldukça farklıdır. Bu nedenle, ileri sürülecek suçlayıcı bir kanıttan ziyade, detaylandırılması gereken bir sorudur.

[iv] Diğer şeylerin yanı sıra, Ukrayna’daki savaş sırasında yapmamız gereken şey, onu etki altındaki haber sellerinin altına gömmektir, bu pandemi krizi boyunca thanatokratik emperyalizmin demokratik (Trumpçı model) ve otoriter (Putinci model) versiyonları arasında kurulan sağlam yakınlıktır.

[v] Ne de olsa, Lenin’in adını Rusya’nın tarihi hafızasından silmeye ve Leningrad’ın yerine korkunç imparatorluk Saint Petersburg’u geri getirmeye çalışan bu güruhtu. Sırf bu yüzden bile, bu insanlar Kışlık Saray’ın önünde sonsuza kadar bir darağacına bağlanmayı hak ediyorlar.

[vi] İşin komik yanı, o zamanlar, Sovyet gücünün uçup gitmesinin arifesinde, yayılmasıyla, başlatıldığı dünyanın fethiyle ilgili yaygara koparmaktı – tıpkı bugün Çin devinin doymak bilmez iştahıyla ilgili olduğu gibi – bir gün sovyetoloji, diğer gün sinoloji ve her zaman aynı eşek köprüsü…

[vii] Üzücü bir şekilde, bu tür bir durumda akademik uzmanların ve diğer uzmanların aydınlatıcı bir güçten ziyade ağırlaştırıcı bir durum olduğu görülmektedir: onların yerinde tepkileri ve yorumları genellikle sadece akademik bir bilgelik dokunuşu ekleyerek iyi bir hikaye anlatımına katkıda bulunur. Geçmişin ve dünün sovyetolojisinin kayıp kıtasından gelen uzmanlar, her zaman olduğu gibi (nadir) istisnalarıyla birlikte, mükemmel bir köle zekasıdır…

Alain Brossat tarafından https://ici-et-ailleurs.org adlı siteye yazılmış “Notes sur la guerre en Ukraine” adlı yazının çevirisidir.

Orijinal metin: https://ici-et-ailleurs.org/contributions/actualite/article/notes-sur-la-guerre-en

Paylaş:
Default image
Abdullah Kaan Doğanok
Galatasaray Üniversitesi - Felsefe / Sosyoloji