Kendi Başıma Musallat Ettiğim Birkaç Şey: Donuk Zaman ve Yeni

“Musallat olmak mevcut olmak anlamına gelmez ve musallat olmayı konseptin inşasının içine sokmak zorunludur.” – Derrida, Marx’ın Hayaletleri

Artık hiç de öyle “…zamanlarda yaşıyoruz.” gibi gelmeyen zamanlarda yaşadığımız fikriyle boğuşuyorum bir süredir. Hiçbiri yeni olmayan bir sürü şey yeni-den üretiliyor. Onları tüketmem için değil de zaten hepsini tüketmeye yetişemeyecek olduğumun bilinci ve yetişip de tükettiklerimden asla umduğum şekilde tatmin olmayacağım hissi arasında sıkışıp kalmam için sanki.
Nelerden bahsediyorum?
Tame Impala’nın 2020 yılında, kendini yeniden keşfetmek için, 90larda yayınlansa monoton ve önemsiz bulunacak bir albüm yayınlamasından bahsettiğim kadar,
Elon Musk’ın şirketi Boring  Company’nin inovasyon ve yenilik adına, “ulaşımda devrim” yapmak niyetiyle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çeşitli şehirlerin altında delikler kazıp, bunları neon ışıklarla doldurup…çok daha kullanışsız bir metroyu yeniden icat etmesinden de bahsediyorum,
Hocalarım tarafından bana imrenilesi kişiler oldukları belirtilmiş akademisyenlerin, yepyeni yöntemler ve teoriler icat edip, yeni disiplinler-arası bağlantılar kurup, dev saha araştırmalarına çıkıp…iktidardan insaf dilenmekten başka bir şey yapamayan makaleler yazarken, bizi radikal solculuğun tehlikelerine karşı uyarmayı asla ihmal etmeyişlerinden  bahsettiğim kadar,
Uzayı keşfetme ve Marsı kolonileştirme hayallerimizin, hali hazırda Dünya’da var olan sürdürülemez sömürü düzenini, tüm yapılarıyla yeniden; ancak bu sefer “uzayda” kurmak üzerine şekilleniyor oluşunun bilim-kurguyu çekilmez hale getirmiş olmasından da bahsediyorum.

Önümüzdeki paragraflarda (ve becerebilirsem sonraki sayılarda da) aklımdan bir türlü çıkaramadığım çeşitli düşünce öbeklerini birbirlerine biraz tutunan bir bütün olarak sunmaya çalışacağım. Okuyucu lütfen bu öbekleri istediği sırada okusun, paragrafları atlasın, yazar hakkında ileri geri konuşsun okurken, yazar aynı özveriyi gösteriyor yazarken.

-Yaşadığımız zamanın donduruluşu karşısında, her yenilik potansiyeli atfedilen çabanın kısa sürede yitip gittiğini ve/ya bu donduruluşun parçası haline geldiğini görmek ve/ya bizi buna ikna eden gösteriye kapılıp gitmek, bizi umutsuzluğun derinliklerine sürükledi. Var olduğu şekliyle var olanın olabileceklerin en iyisi olduğuna dair o inanç, hepimizin her gün kabul etmeye zorlandığı -bu sürekli ve yeniden zorlanma ile oluşturulan- bu “gerçek”, bizi yeninin adını anmaya cüret edenleri cahil, hayalperest ya da sahtekâr olarak görmeye itti. Popüler kültürümüzün her bir karışı bu acı gerçeği bağırıyor: “İhtimallerin heyecanına üzülüyorum.”

-Bir zamanlar sığınağımız olan şu basit önerme vardı: “Ya Barbarlık ya Sosyalizm!”. İçinde yaşadığımız donuk zaman hem düşmanlarını barbar haline getirdi hem de kendinin barbarlığı aşışının gösterisini sundu bize. Endüstriyel faaliyetleri nerdeyse tamamen durdurulmuş, abluka altındaki Filistin’de roket üretip hem geniş vegan opsiyonlara hem de yüksek lgbti+ kabul ve görünürlüğüne sahip; sömürülerinin üstü pembe ve yeşile boyanmış kahraman İsrail Savunma Gücü’nün savunma hattından aşırtılıp, İsrailli sivillere acımasızca atılan bombalar ve onları üreten barbarlar. Bu barbarları hiç utanmadan savunmaya kalkan entelektüel barbarlar, hem de bunu Batı’nın tüm o engin zenginliklerinden yararlanırken yapan, iki yüzlü barbarlar. Neoliberalizm sığınağımız olan önermeyi altüst etti: “Ya barbarca sosyalizm ya uygarca nekropolitika!” Bu barbarlar ölmeli ki, biz uygarlar yaşayabilelim. Bunu “uygar” ülkelerin covid-19 aşılarını stoklamalarında da patentinden vazgeçmemelerinde de görmedik mi? Asıl görülmesi gereken tabi ki Uygarlık için bu uygar insanların gerektiğinde çok çabuk “öldürülebilir” kılınabileceği.

-Yeniliğin bir türlü vuku bulmayışını kendine musallat eden bir yazar olarak kabul edebiliriz Mark Fisher’ı. k-punk isimli bloğunda yayımladığı, “Hiçbir İşe Yaramaz” (Good For Nothing) isimli blog yazısında yirmili yaşlarının halet-i ruhiyesini anlatıyor.
Kötü bir çeviriyle: Depresyonum hep hiçbir işe yaramadığım inancıyla bağlantılıydı. 30 yaşına kadar, çalışacağıma hiç inanmadım. Yirmili yaşlarımda lisansüstü eğitim, işsizlik dönemleri ve geçici işler arasında gidip geldim. Bu rollerin her birinde aslında oraya ait olmadığımı hissettim. Lisansüstü eğitime uygun değildim, bir şekilde etrafımdakileri kandırmış bir sahtekardım, hakiki bir akademisyen değil; işsizken, gerçekten iş arayanlar gibi “gerçekten işsiz” değildim, arıyormuş gibi yapıyordum; ve geçici işlerde, yetersiz performans gösterdiğimi hissettiğim için ve her halükarda bu ofis veya fabrika işlerine gerçekten ait olmadığımı hissettim, onlar için ‘çok iyi’ olduğum için değil, ama – tam tersine – çünkü aşırı eğitimli ve işe yaramazdım, buna benden daha çok ihtiyaç duyan ve bunu hak eden birinin işini üstlendim. Psikiyatri koğuşunda olduğumda bile, gerçekten depresyonda olmadığımı hissettim – durumu sadece işten kaçınmak için simüle ediyordum ya da depresyonun cehennemi şekilde paradoksal mantığında, işten kaçındığımı gizlemek için simüle ediyordum. Çalışma yeteneğine sahip değildim ve toplumda bana yer yoktu.

Bu durumun ya da hislerin sadece, yirmilerinde, akademi ve geçici işler arasında çalkalanan, eğitimli İngiliz solcularına ait olduğunu iddia etmek büyük bir saflık olurdu. Kendinizden bir şey bulmadınız mı okurken? Benzer bir depresyonun size de musallat olduğunun zaten farkında değil miydiniz?
TUİK Türkiye’deki işsizlik sayılarını açıklarken istatistiklerle yalan söylemek denmeyen ama benim yine de böyle nitelendirdiğim, pek bilinen bir dalavereye başvuruyor. İşsizleri; iş gücü piyasasına çıkıp iş arayıp da iş bulamayanlar olarak tanımlayarak, sayılarını iş sahibi olmayan insan sayısının pek altında tutuyor. 2019 yılı verileri için bu “dar tanımı” genişletip “genel tanım” haline getirirsek ortaya 2.5 milyon kadar, işi olmayıp iş aramayan insan (ne kadar da etken bir tanım olduğuna dikkatinizi çekerim, suçun sahibi çoktan belli, ortada bir suç olduğunun belli oluşu gibi) çıkıyor. Pandeminin (ki virüsten çok virüs ile girilen güç ilişkilerinden bahsediyorum) de etkisi düşünülürse, bu insanların kaçının “İş var, iş beğenmiyorlar!” diye suçlandıklarını ve hatta “iş var, beğenmiyorum, yapamıyorum” diye kendini suçladıkları hakkında bahse girmek isteyen çıkar mı? O sevgili, kabalalıkların arasında yalnız olma bohemliği pek sınıfsal bir yabancılaşma tarafından yutulalı çok oluyor, bohemliğin “tatlı” tonları metalaştırılarak bize satılsa da sloganlara, klişelere, posterlere, kullanıcı isimlerine dönüşse de, ve hatta bir anda uyanıp kendimizi ondan silkelesek bile bize (bana) musallat olmaya devam ediyor.

-Öyle güçlü, öyle “tam” bir gösteri ki, bu donuk zamanın barbarlığının parçası olan konulara yönelik eleştirileri tüm bağlamından koparıp, sadece bu donuk sistemin hakkaniyetini üretmek için var olan uzman orduları aracılığıyla dev bir kalkan haline getirip, kendisine gelen tüm saldırıları bu kalkanla saptıran ve bu saptırışı ile ona saldıranın aslında bu sorunların çözümüne saldırdığını iddia eden ve kendine saldıranı barbar olarak böylece yaratan bir gösteri. Parmağını İsrail’e doğrultanı anti-semit ilan eden, sömürüyü sosyal adalete sararak ona hakkaniyet sunan bir gösteri: Ancak, bununla da sınırlı kalmıyor.
Gösterinin hakkaniyeti için ağızları propaganda pompalayan her uzman için, gösterinin gösterisel eleştirisini sunan iki uzman var. Öyle ki, aynı donuk zaman, sözde kalkan olduğu ve benim eleştirime göre kendisine kalkan ettiği toplumsal gerçeklere -ki bunlar yeryüzünün lanetlilerinin günlük hayatlarının tamamından başka bir şey değildir- saldırmak için, sunduğum eleştirinin aynısını kullanıyor. Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm (TERF) denen muhafazakâr hareketin elindeki kılıç, benim önceki paragrafta salladığımdan ne kadar farklıdır? Ya da sağ popülist liderler (ki popülizm hiçbir anlamı olmayan bir kelime olduğu için herhangi bir lideri düşlemekte serbestsiniz) sosyal demokrasinin ulu cesedinin son parçalarına saldırırken benzer bir kılıç yok mu ellerinde? İnternet trolleri, “Sosyal Adalet Savaşçısı” olarak damgaladıkları çöp adamlar yaratıp ustaca biçtiklerinde, benzer bir kalkana saldırdıklarını iddia etmiyorlar mı?
Tam bu noktada iki olasılık var, ikisi de terli bir dehşet içinde geriye bir iki adım atmakla, elimizden kayan kılıcımızla başlıyor. Yol ayrımı hemen devamında, düşmanımızın silahı haline gelen bu kılıcı lanetleyip, onu savurmuş olan kolumuzu lanetleyip kaçabiliriz ve bırakırız zaman donuk kalsın.
Ya da o kılıca yeniden uzanıp, onu sorgulayıp, onu yeniden dövüp, devam edebiliriz kavgamıza.

– Kabul etmeliyiz ki tüm donukluğuna rağmen karmaşık bir zamanda yaşıyoruz. Kendimizi sorgulamanın çoğunlukla sorgulanmadan kabul edilen değeri, bizi hareket edemeyecek hale getirebiliyor. Ya da eleştirimizi barbarlığa savururken, vurduklarımızın sadece uygarlık tarafından barbar ilan edilmiş olanlar olduğu gerçeğinin dehşeti bizi harekete geçmeyi hayal etmeye bile lanet ettiriyor. Sonuç aynı kalıyor, hareketsizliğin devamı, donuk zamanın hükmü.

-Var olanın, var olduğu şekliyle, var olmaya devam edişinin, biz onu var eden ve onun sayesinde var olanlar için en hayırlısı olacağı argümanını tekrar tekrar kanıtlamak için üretilen bilgi ve onu üreten uzmanlar tabi ki ülkemizde de mevcut. Bahsettiğim öz sorgulama ve suçlama becerilerine de pek hakimler kendileri. Bu yöntemle ürettikleri bir eser geçen sene pek ses getirdi. Daktilo 1984’ün “Akademisyen Pornosu” adlı eserinden bahsediyorum.
Eser, Türkiye’de akademinin “altın” geçmişini pek sosyolojik, “pornografik” şimdisini de pek psikolojik şekilde inceledikten sonra, bizi iliklerimize kadar tir tir titreten şu radikal iddiayı sunuyor (!): “Yapılacak bir şey yoktur.” Sosyal medyada kimisi akademisyen pek çok kişi tarafından tartışıldı eser, genel odak eserin eleştirisinin adil olup olmadığı üzerineydi. Benim iddiam bunların hiçbir önemi olmadığıdır. Yeni adına söyleyebileceği tek şey “yapılacak bir şey yok” olan, yani yeninin mümküniyetsizliğini direten bir argümanla oyalanmak gereksizdir.
Var olanın radikal değişimini hayal etmeyi bile imkânsız kılanın entelektüelin “altın” geçmişinin kendi olup olmadığı gerçekten ilginç bir tartışma konusu, ama bu imkansızlığın savunucularının aynı imkânsızlığı yeniden ürettiklerini düşünürsek, altın kaplı mezarlarında itibarsızlaştırılmayı bekleyen kahramanlarımızdan öte sorunlarımız var; bu imkansızı direten uzmanlarla.

– Eğer o ünlü savunmada performans gösterdiği şekilde; entelektüellerden (iktidara doğruyu söyleme gayretinde olan kimseler) yana umutsuzluğa kapılmış bir entelektüel ise Sokrat; “Ben bu adamdan daha bilgeyim; Muhtemelen ikimiz de değerli bir şey bilmiyoruz, ama o bilmediği halde bir şeyleri bildiğini düşünüyor.” yüzleşmemiz gereken şu ki benzer durumda kalmış pek çok entelektüel ile dolu tarih (-imiz ekini kendi aidiyet hissiyatınız doğrultusunda kullanın). Tartıştığı kimseyi bir şeyi görmemek ile itham eden kişilerin sayısı düşünülünce, Platon’un ünlü mağarasının sıradanlığı ile karşılaşmak durumundayız. Ancak tabi ki bu bizi mağaradan da azat etmiyor, karşımızdakine bir şeyleri göstermek istemekten de. Benim derdim neyi “göstermek”? Yapıların düşünüldüğü kadar stabil olmadığını mı? Belki, ama bunun için bana gerek olduğunu hiç sanmıyorum; yazdığım için yapılar stabilliklerini kaybetmiyor, stabillklerini kaybettikleri için yazıyorum. Bu paragraftaki derdim her sene önceki senenin daha iyi olduğu hayalleriyle yüzyıllardır süregelen entelektüel çabaları eşleyerek onları değersizleştirmek ya da basitleştirmek değil. Bize musallat olan bu “gelenek” böyle sersem bir darbeyle yok olacak da değil. Görülmesi gereken şu ki ancak, eskinin ölüp yeninin doğamaması bu kadar basit bir nostalji değil. Artık kimsenin düzgün progressive-rock yapmadığına inansam da, derdim bundan ötede.

– Wendy Brown’un sol melankoli dediği şey geçmişin kurumlarına bizim Tarkan’ın eski albümlerine bağlandığımız gibi bağlanmaktan oluşuyor: Evet, sosyal demokrasi mükemmel değildi, kurumları sorunluydu ancak belki de o savaş-sonrası refah devleti sahip olabileceğimizin en iyisiydi, gitti, ve geri gelmesi söz konusu değil. “Hangi refah devleti ?!” şeklinde olabilecek itiraz hakkınızı saklı tutarak, bunu açalım. Var olanın derin olmayan eleştirisi herhangi bir radikal alternatife inanmayan umutsuzluk ile birleşiyor, ortaya (Brown böyle tanımlamasa da) CHP’li olduğunun farkında olmayan komünistler çıkıyor. Sürekli kayıplarını düşünen, geleceği değil kendi ölü geçmişini düşünen, “eskiden ben de” solcuları ve onların “eskiden beline kadar olan saçlarının” tıkadığı kolektif geleceğimizin gideri…

-Paul Gilroy’un koloni-sonrası melankoli dediği şey ise aynı gruba pek yakışan(!) bir başka tavırlar silsilesi. Emperyalist yıkımın ve sömürgecilik tarihinin tüm kanlı sayfalarından pek haberdar olup yine de oralı değilmiş gibi davranma isteğinden kendini alıkoyamamak. Evrensel birleşim hayallerinin ötekinin yok edilişi ya da asimile edilişi üzerine kurulu olduğunun fark edilişine rağmen, bunun yüzleşmenin reddi. Burada bunun “Batılı” ya da “Beyaz” bir dert olduğundan bahsedebilirsiniz tabi ki ve biz Batılı olup olmadığımızdan hala pek emin olamayan, ama her noktada da Batı’nın bize musallat olduğunu kabul etmek zorunda kalmış özneler olarak bu eleştirinizi kabul ederiz. Ancak Anadolu’nun her karışının aynı dertten mustarip olmadığı saklı iddiasını (apaçık yalanını) sürdürmek için yapılan bu şekilde bir eleştiri de koloni-sonrası melankolinin başarılı bir örneği olur olsa olsa. “Eskiden -impratorluğumuz tüm bu suçları işlemeden önce anlamında eskiden değil, bu suçları biz bilmezken ve bu suçlar umursanmazken anlamında eskiden- her şey daha güzel değil miydi?” sorusu Türkiye’ye musallat olmaya devam etse de bize bu şekliyle musallat olmasını engellemek mümkün.

– Fisher’ın savunduğu nostalji bu iki tutumdan da geçmişle kurduğu ilişki noktasında ayrılıyor. Sorunu önceki zaferlerin yitimi ve kayıpların birikimi ve kahramanların kirlenişi olarak görmek yerine, yani yitip giden eskiye odaklanmak yerine, radikal yeniye inatçı bir inanç olarak görüyor. Nostaljisinin odağı geçmişte değil, bir türlü gelemeyen gelecekte. 70lerde, gelecek kapımızdaydı, ancak bir türlü doğmadı ve bu sebeple aynı eski kültürel metaları, aynı eski ideolojik polemikleri, aynı eski…. Gelecek o kadar uzun süredir gelmedi ki yeninin gelmeyişine duyulan hüzün eskinin yitimine duyulan hüzünle eşdeğer hale geldi. Bu noktada bu eşitlemeyi de yeni radikal alternatiflerden umudu kesmeyi de reddediyor Fisher, bu bizi zamanın dışında kalmış hissettirse bile. “Hayaletten vaz geçmemek.” gelişinin etkileri kültürün her alanında hissedilmiş, ama gelmemiş olanı bekleyeme devam etmek konusunda bir ısrar. Ancak, bu bekleyişteki ısrar Godot’yu bekleyen bekleyişten nasıl ayrılabilir, nasıl bir bekleyişten fazlası olabilir?

-Audre Lorde, “1960’lardan Öğrenmek” (Learning From the 1960s) isimli konuşmasında, 60larda ABD’deki siyah politik grupların tutumlarını inceliyor ve eleştiriyor, çizdiği alanın yukarıda bahsettiğim donuk zamana ne kadar benzediği pek şaşırtıcı olmamalı. Sözde ortak derde sahip grup ve kişilerin birbirlerine ortak düşmanlarından daha feci saldırdıkları, politik doğruculuğun doğru politikaların önüne geçtiği, bu eleştirinin kendisinin zaten yok olmakta olan sosyal devletin getirilerini tamamen yok etmek için ele geçirimi, ortak düşmanın tek kelime ile belirtilse de anlayışındaki bariz çoğulluğun bu savaşım içinde yeni yoklar yaratması (queer siyahların kendileri de sapkın yaftası yiyen siyah entelektüellerce sapkın olarak yaftalaması)… Lorde’un eleştirisi bu spesifik alan içinde gerçekleşiyorsa peki, bizim için ne içeriyor? Fisher’ın hayaletinden vaz geçmeme dirayetini gösterme için bir yol içeriyor. Yeni dediğimiz, titreşimlerini hissettiğimiz, geleceğini ummaktan vaz geçemediğimiz ama umudun tek başına yetmediğini bildiğimiz şeyin gelişi için nasıl emek harcayabiliriz?
Yine kötü bir çeviriyle: “Buradaki herhangi birimiz, geleceği geri alma çabalarının özel veya bireysel olabileceğine hâlâ inanabilir mi? Özgürlük arayışının herhangi bir ırkın, cinsiyetin, yaşın, dinin, cinselliğin veya sınıfın yegâne ve belirli alanı olabileceğine hâlâ inanabilecek kimse var mı? Devrim tek seferlik bir olay değildir. Yerleşik, büyümüş tepkilerle gerçek bir değişiklik yapmak için hep en küçük fırsatları kollamak gerekir; örneğin, birbirlerinin farklılıklarını saygıyla ele almayı öğrenmek.

Ortak bir menfaati paylaşıyoruz: hayatta kalmak. Sırf farklılıkları bizi rahatsız ettiği için başkalarından izole olarak hayatta kalamayız. Yalan söylenmenin ne demek olduğunu biliyoruz. 60’lar bize kendimize yalan söylememenin ne kadar önemli olduğunu öğretmeli. Devrimin tek seferlik bir olay ya da içimizde değil de çevremizde olan bir şey olduğuna inanmamalıyız. Diğerleri de özgür olmadan özgürlüğün herhangi bir gruba ait olabileceğine inanmamalıyız. Liderlerimizin bile bizim kendimizi tanımlamasına veya bizim güç kaynaklarımızı tanımlamasına izin vermemek ne kadar önemli.”
Lorde’un bu argümanından şunu çıkarıyorum. Yeni’nin, gerçek bir yeninin gelmeyişini kendimize musallat etmek tek başına yeterli değil, bu hayaletten vaz geçmemek gerekli evet, ancak onu tek başına var edebileceğini sanmak (benim üretebileceğimi sanmam onu bu odada) asla gelmeyeceği konusundaki diretme kadar safça. Yeniyi getiremiyorum çünkü yeni getirmek için bana ait değil. Yeninin peygamberliğine bürünemem çünkü gelişi çoktandır müjdelendi. Gerekli olan kendimizi kandırmadan, başkalarını da kandırmaya çalışmadan, beraberlik gösterisinin ötesinde beraberlikler oluşturmaktır. Bu beraberliklerde var olanın yaralarının sarılması ya da yenilik gösterisi içinde yeniden servis edilmesine hapsolmayan, onu aşmaya cüret eden, neoliberalizmin esneklik sevdalarından kopup, zamandan kopmuş insanların ve mekanların zamanı ele geçirmelerine yardımcı olmak için çabalanmalıdır.

-Bugün akademik işlerle uğraşan herhangi bir solcu için “ally” olmaktan kolay bir şey yoktur. Akademi denen kurumun yıkıntılarının gölgesinde yaşayıp kendi gölgesinden korkan entelektüeller için de çoktan yıkılmış idolleri kırbaçlamaya devam etmekten ve bu yolla akıttıkları kendi kanlarına lanet etmekten kolay bir şey yoktur. Bu kolaylıkların taşıyıcılarının, Şeyh Jarrah semtindeki yersiz-yurtsuzlaştırma gibi ya da küresel bir pandemi gibi oldukça “zor” konularda nasıl hayaletlere dönüştüklerini kendi gözlerimizle gördük. Tüm bu uzmanca ihanete (ihanet demek için uzmanlığa bir noktada inanma hatsına düşmüş olmak gerekse de) akademi pornosu deyip geçmek, bizi toplu bir karşı oluşuma davet etmediği sürece aynı pornografinin zamanının yüceliğine düzülen bir övgüdür sadece.

-Son bir düşünce ve bu noktada bir gevelemeden daha ciddiye alınmamalı, yeterince hâkim olmadığım bir konuda aniden içine düşen bir kurt sadece, yazarın bağlamından tamamen çıkarıp kendi dertlerime uyarladığım için hırsızlıkla bile suçlanmam makuldür: Lorde “Erotiğin Kullanımı: Güç Olarak Erotik” (Uses Of The Erotıc: The Erotıc As Power) adlı konuşmasında pornografiyi plastikleştirilmiş, üretici gücünden ve kadınsı potansiyelinden alıkonulmuş erotik olarak tanımlıyordu. Erotiğin kendisi ise bir tatmin, öz bilgi ve öz saygı kaynağıydı. Belki de Akademi Pornosu bir kez de bu açıdan incelenmeli; Akademi Erotiği hakkında ne diyebiliriz? Lorde’un incelemesinin şu kısmı kendini Fisher’ın bahsettiği hiçbir işe yaramazlık çeperinde bulup duran şahsıma nazikçe musallat oluyor: “Erotikten öğrendiğimiz mükemmelliğe yönelik bu içsel gereklilik, kendimizden veya başkalarından imkansızı talep etmek olarak yanlış anlaşılmamalıdır. Böyle bir talep, süreçteki herkesi etkisiz hale getirir.”
Bunu kendime ve beklenti içinde olduklarıma karşı bir uyarı olarak görüyorum, kendimin aksine pek nazik. Uyarının yanında bir davetiye de ancak; yeniye doğru.


Referanslar

-Fisher, M. (2014). 00: Lost Futures. In Ghosts of my life writings on depression, hauntology and lost futures (pp. 1–47). essay, Zero Books.

-Fisher, M. (n.d.). Good For Nothing. The Occupied Times. https://theoccupiedtimes.org/?p=12841.

-Gürpınar, D. (n.d.). “I am Delighted to…..”: Akademisyen Pornosu Üzerine. Daktilo 1984. https://daktilo1984.com/yazilar/i-am-delighted-to-akademisyen-pornosu-uzerine/

-Lorde, A. (2019, September 24). (1982) Audre Lorde, “Learning from the 60s” •. Blackpast. https://www.blackpast.org/african-american-history/1982-audre-lorde-learning-60s/.

-Lorde, A. (n.d.). Uses of the Erotic: The Erotic as Power by Audre Lorde. Fred and Far by Melody Godfred. https://fredandfar.com/blogs/ff-blog/the-erotic-as-power-by-audre-lorde#:~:text=In%20The%20Erotic%20as%20Power,box%2C%20left%20to%20gather%20dust.

-Sönmez, M. (2020). Pandemide Türkiye Kapitalizminin Krizi. In O. Ş. Yenen & S. Badur (Eds.), Pandemi ve Covid-19 (pp. 428–448). essay, Ayrıntı.

-Tame Impala (n.d.). The Slow Rush. https://www.youtube.com/playlist?list=PLr9Yx3twkzdK2GF5xVgpsM8PvREBdzf5c.

Paylaş:
Default image
Efe Cengiz
Goethe Uni. Frankfurt: M.A Science and Technology Studies