Sosyal Dışlanma, John Stuart Mill ve Sorunlu Toplum Anlatısı

İnsan doğası, sosyal etkileşime muhtaç halde var olmaktadır. Benliğin temel kodlarında bu yazılıdır ve yine benliğin diğer tüm vaziyetlerindeki şekli sosyal etkileşim belirler. Benim dert ettiğim ise binlerce yıldır bir arada yaşayan insanlığın, hala sosyal anlamda muhtaç bireye rahatlıkla yüz çevirebilmesi hatta bile isteye onu toplumdan dışlaması… Derdimi de yazının konusunu da baştan belirtme gereği duydum, evet. Çünkü sosyal matematik işlemlerinde hak ediş bazen iki tarafın birbirinden uzaklaşma olabilir, bunu kastetmiyorum. Bu temel kuralın istisnası. Tabii bir de müeyyide halinde vücut bulan dışlanma var, onu hiç kastetmiyorum. O halde sosyal dışlanma hakkında konuşmaya başlayabiliriz.

Sosyal dışlanma, bireyde yaralar açmaya kabil bir vakadır. Hatta fiziksel bir saldırı ile kıyaslandığında daha az zarar verdiğini iddia etmek gerçeğe aykırı bir ifade beyan olacaktır. Psikolojik olarak eksik ve sorunlu, kaynağı olmasa bile suçlu hissetme halleri yaratacaktır. Bireyin yaşam oyununun daha başında varoluşsal hastalıklar yaşamaya mahkum kalması bile hiçbirimiz fark etmesek bile kişilerde sık sık meydana gelen bir durumdur.

Psikoloji profesörü Kipling Williams’ın Ostracism üzerine yazdığı bazı yazılardan notlar almıştım. İnsanın sosyal ihtiyaçlarını derli toplu bir şekilde ifade etmişti. Birey sosyal dışlanmaya (social ostracism), bir adım ötesi olarak tanımlamak yanlış olmayacak sosyal redde (social rejection) maruz kaldığı takdirde Williams’ın belirttiği dört temel ihtiyaçtan -kontrol ihtiyacı, anlam atfetme ihtiyacı, ait olma ihtiyacı ve öz saygısını koruma ihtiyacı- mahrum kalır.

Sosyal yaşantıda gerek aile yaşantısı, gerek arkadaşlar arasında oluşan hareketlilik, hatta gerek devlet teşkilatlanması ile gün içinde birçok organizasyona maruz kalırız. Bireyin bu organizasyonlara olumlu ya da olumsuz müdahaleleri onun yaşam şeklini belirler. İşte sosyal anlamda dışlamış birey kontrol ihtiyacını sağlayamaz ve müdahalelerinde başarısız olur. Bir diğer ihtiyaçtan bahsedecek olursak bireyin her ne kadar iç dünyasında mesafe kat etmesi sosyalizasyona dahil olmasından ayrı değerlendirilse de birey toplum içinde anlam kazanır. İç dünyanın sorgulanması ve test edilmesi toplum içinde gerçekleşeceği için bireyin hayatına anlam atfetme ihtiyacı sosyal dışlanmanın yaşanmadığı hallerde sağlıklı bir şekilde tatmin olunacaktır. Bir diğeri ait olma ihtiyacıdır ki sık tekrarlanan romantik bir ihtiyaçtır. Aile içinde sözünün dinlenmesi ya da bir duygusal partnerle doğru ilişki yaşanması gibi örnekler bu ihtiyacın kapsamında görülür. Son olarak öz saygıyı koruma ihtiyacı, saydığımız diğer ihtiyaçların toplamında karşımıza çıkar. Çok daha hassas ve tinsel bir mevzudur. Aah, böyle hassas konulara girerken öğretmen lisesinde işlediğimiz eğitsel dersler geldi aklıma. Tat olarak konu da çağrışım yaptı ama böyle bir yazıda sosyal mesaj vermezsem rahat edemeyeceğim: Farkındalık her şeydir, birinin güzel olanı fark etmesine sebep olun lütfen.

Sosyal anlamda dışlanan birey yine doğası gereği yeniden bağlantı kurma yoluna gidecektir. Ancak dışlanmanın yaralara sebep olduğunu söylemiştik, kalıcı sakatlıklara da sebep olması maalesef olağan bir durumdur ki dediğimiz gibi yeniden bağlantı kurulurken problemlere neden olabilir. Birey ilk seçenekte tekrar kabul edilebilmek için olumlu davranışlar sergileyecektir. Sağlıklı bir toplum varsayımında bu davranışlar kabul görür, ihtiyaçlar karşılıklı olarak tatmin edilir. Bireyin dışlanması başlı başına sağlıksız bir durum olsa da arkadaşlar, hak verirsiniz ki küçüklü büyüklü birsürü toplumsal düzlem örneği var. ‘’Def-i mefasid celb-i menafiden evladır.’’ der Mecelle 30. kaidesinde. Yani zararlı şeyleri defetmek, faydalı şeyleri getirmekten iyidir. İkinci seçenekte ise birey tekrar kabul edilmeyi mümkün görmüyorsa kendi hayatına dair kontrolü de tatmin edebilmek için olumsuz bir vakadan bahsetsek de şiddet temelli davranışlar sergilemeye başlayacaktır. Kendine ve topluma verilen zararlar bu şekilde oluşur. Ben üçüncü ve son bir seçenek daha eklemek istiyorum bu noktada, birey toplumu önemsemez, hatta o da toplumu dışlar ve sosyal anlamda kanser geçiren bireye de bu şekilde şahit oluruz.

İnsanın sosyolojik tarihine baktığımızda görüyoruz ki ilkel zamanlarda bir gruba dahil olmak hayati önem taşırdı. Burada hayati önemden kastım açıkça fiziksel olarak hayatta kalmak. Hem bir gruba dahil olursan ortak toplanan ganimetten yararlanırsın, hem de güvenli bir barınağın olur. Dışarıdaki vahşi hayattan kaçacak bir imkan ile hayatına devam edersin. Evrim geçiren sadece insan ve toplum değil diyeceğim, hatta şunu da ekleyeceğim ki zaman da insanlıkla birlikte evrim geçiriyor. Zamanın tanımı da günümüzde kabul görülecek şekilde evrime uğradı. Biz de bu zamanın gereksinimi ile ilkel anlamda gruba dahil olma ihtiyacımızı sosyal anlamda varoluşsal bir hayatta kalma durumu ile yansıtıyoruz.

Christopher Nolan’ın 2000 yılında çektiği bir film var Memento diye, bizde Akıl Defteri olarak çevrilmiş. Filmin kurgusu sondan başa ilerliyor. Konusu için de hafıza sorunları yaşayan bir adamın, karısının uğradığı cinayetinin peşine düşmesi diyeceğim, izlediğinizde siz daha iyi anlayacaksınız. Neden bahsettim şimdi bu filmden? Hem güzel bir film önerisinde bulunmuş olayım hem de bu yazımı metaforik olarak bu filmle eşleştirdiğimi söyleyebileyim diye. Hafıza sorunları yaşayan toplumların artık bireylerin sosyal anlamda uğradığı cinayetlerin peşine düşmesi gerekecek, yoksa toplumun da anlamsız ve riyakar hali insanlığın genetiğine evrimsel manada işleyecektir. Ehh, bu yazımda ben de tersten anlatmış oluyorum hikayemi, o zaman gelelim şimdi gerekçe vermeye. Sosyal dışlanmanın nedeni aslında bireyin ses çıkarması ve bu ses çıkarmanın istenilen şekilde kabul görmemesi. Hangi mekanizmalar var bu süreçte, bakalım.

Düşünce özgürlüğünden vazgeçilmesi asla mümkün değildir. Bu özgürlük için tarihte birçok insan savaştı ve bizler de savaşmaya devam edeceğiz. Toplumun bizden duymak istediklerini şartlayıp sosyal dışlanmadan kaçmak uğruna düşüncelerimize pranga vurmamız ise olağan değildir. Şahsım adına da söylemek istiyorum ki kendi varoluşumu olaylara verdiğim cevapların benim vermek istediğim cevaplar olması ile sağlıyorum. En doğrusunu ben yapmıyorumdur elbette ama aşağı yukarı böyle olmazsa, kocaman bir kısır döngü içine hapsedilmiş gerici toplumlara mahkum ediliriz. John Stuart Mill bir anlatısında düşünce özgürlüğünün gerekliğini çok güzel anlatmıştı. Düşünce özgürlüğü sadece düşüncesini ifade eden birey için gerekli değildir. Toplum için de büyük önem taşır. Düşünce özgürlüğü sayesinde sadece büyük düşünürler yetiştirmez, aynı zamanda sıradan insanların da düşünsel olarak ulaşma potansiyeli oldukları aşamaya varabilmelerini olanaklı kılmış olursunuz. Düşünce özgürlüğünün olmadığı toplumlarda tek tek büyük düşünürler çıkmıştır, ancak bu özgürlük olmadığı için onları anlayacak zihniyette bir halk asla var olmamıştır.

Mill yukarıda açıklamaya çalıştığım fikrine reçetesini yine kendi eseri olan Temsilci Hükümet Üzerine Düşünceler isimli eserinde yazmıştır. Bence de bu yazının en kritik noktası bu reçetede gizli. Şöyle demiş üstat: ‘’Toplumsal zorbalık, yaşamın ayrıntılarına derin bir biçimde işleyerek insanın kişiliğini tutsaklık altına aldığı için bireye daha az inisiyatif alanı tanır. Bu nedenle devlet yöneticilerinin diktatörlüğüne karşı koyma yeterli olmayıp, egemen duygu ve düşüncenin de diktasına karşı da korunmak gerekir.’’.

Sağlıklı bireyler için sağlıklı toplum… Görüşmek üzere!

Default image
Sakis Arsenoglou