İdam Bir Ceza Mıdır?

Bir suçun cezası ne olmalıdır? Cezanın amacı nedir? Son zamanlarda sürekli olarak gündeme taşınan “idam cezası”, bir grup tarafından en ağır suçlar için tek çözüm yolu olarak görülüyor. Sonra ise bunu takip eden birçok tartışma sıralanıyor. Bu yazımda, idamın insan hakkı ihlali olup olmadığını veya kişinin yaşam hakkına son verilmesinin etik olup olmadığını tartışmayacağım. Bu tartışmalara gelmeden önce, sorulması gereken başka bir noktaya işaret etmek istiyorum: idam bir ceza mıdır?

Platon’a göre suçun arka planında ‘bilinç’ aranması gerekir.[1] ‘Suç’ eylemi ya insan bilincinde etik bir boşluk yaratır ya da insan bilincindeki etik boşluk ‘suç’u yaratır. Dolayısıyla, suç işleme eyleminin gerçekleşebilmesi için bu iki durumdan birinin var olması bekleniyor. Yani, bir şeyin ‘ceza’ olabilmesi için insanın bilincine hitap eder niteliğe sahip olması; kişinin ‘cezalandırılabiliyor’ konumda olması için ise onun fiziksel ve metafiziksel varlığının ‘yaşıyor’ halde olması gerekir.[2]

‘İdam’ bir insanın yasal yollarla ‘cezaen’ öldürülmesi anlamına geliyor. Peki birini öldürmek en basit haliyle hangi sonucu doğurur? Kişinin fiziksel izdüşümünden “bilincini” ayırmak… Yani, bir kişiyi öldürmek, geriye; fiziksel fonksiyonları paralize olmuş, kapasitelerini yitirmiş, metafizikselliği de dahil olmak üzere tamamıyla ortadan kalkmış bir ‘şey’ bırakmak. Burada dikkat çekmek istediğim nokta “metafiziksel işlev” diye söz ettiğimiz ‘bilinç’ meselesinin de ölümle beraber tamamıyla silinmesi. Geriye kalan öldürülmüş ‘şey’ için idam ne bir cezadır ne de bu suçları işleyebilecek diğer kişiler için caydırıcı etki bırakan bir durumdur. Böylece ‘cezalandırma’ eylemi aslında gerçekleşmez, onun yerini kelimenin tam anlamıyla ‘yok etme’ eylemi alır. Varlığa hitap etmeyen bir eylem, cezanın ‘suçu meydana getiren etik boşluğu rehabilite etme’ görevini de doğal olarak yerine getiremez.

İdamın bilince hitap etmemesinden ötürü ‘ceza’ olmamasının yanı sıra, Beccaria’ya göre de ölüm cezasının yerine geçen ‘ömür boyu özgürlükten yoksunluk’ -yani ağır müebbet cezasının ağırlığı- suçlu ne kadar “gözü kara” olursa olsun her türlü kriminal zekayı caydırabilecek güce sahiptir.[3] Bilince direkt temasta bulunan ve kişinin suçu işlemesine sebep olan etik boşluğa dair ‘iyileştirme’ amacı taşıyan bu ceza türü, modern toplumlardaki ceza anlayışına uyuyor. Öte yandan idam cezasının toplumda bıraktığı izlenim ve etki, suçun hikayesi ne derecede şiddetli olursa olsun, çabucak bellekten silinir, unutulmaya karşı fazla direnemez. Yani aslında ölüm cezası yalnızca primitif bir güdü olan ‘intikam’ amacına hizmet eder. Ki aslında, suçluların etik boşluklarını tamamlama amacıyla programlanmış ve siyasi konjonktürden etkilenerek infaz yasalarının sürekli değişim göstermediği bir yerde, idam cezası pek de akıllara gelmez. Çünkü asıl caydırıcılık kişilerin bilincine etki eden ve etik boşluğu doldurmak üzerine kurulu, herkese eşit adaletle ve kesin olarak uygulanan yöntemlerden geçer. Bu yüzden, sadece “ceza” görünümünde olan idam amacına ulaşmaz. Bunun yanında, hem bir insanın yaşamına son verir hem de devletin bir ölümü meşrulaştırmak amacıyla kullandığı ama aslında sonuç doğurmayan bir cezayı olmaması gereken bir biçimde devletin yetki alanına aşırıya kaçarak taşır, o alanı fazlasıyla genişletir.

Devlet, toplumla arasında karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı biçimde oluşturulmuş olan ‘toplumsal sözleşme’den, yani anayasadan, aldığı yetkiyle ‘şiddet tekelini’ elinde bulundurur. Beccaria Acaba insanlara hemcinslerini boğazlamak hakkı nereden gelebiliyor?” [4] diye soruyor. Anayasada bu hak güvenlik çerçevesi ile sınırlandırılarak devlete meşru bir yetki olarak veriliyor. Yani, devletin asli vazifesi yurttaşın can güvenliğini sağlamak olduğu için devlet hemcinslerini “boğazlayabiliyor.” Ancak, yargılama sonrası bir sanık, yurttaşların can-mal güvenliğini tehdit etmesini mümkün kılacak bir fiziksel hareket alanına veya sosyal erişim gücüne sahip değil. Yani devletin güvenliği sağlama amacıyla kullanacağı öldürebilme yetkisi bu durumda meşru olarak uygulanabilir değil, çünkü ortadan kaldırılması gereken bir güvenlik tehdidi artık yok. Düşünüldüğünde idam, yargılama neticesinde zaten halihazırda etkisiz hale getirilmiş sanıklara karşı zorunda olunmayan bir yok edim niteliği taşıyor. Montesquieu, kesin zorunluluktan kaynaklanmayan her cezanın zorbalık olduğunu söyler, [5] bu durumda da devletin otoritesi zorbalık halini almış olur. Devletin bu ‘yok edimi’ meşrulaştırması için yalnızca idam edilen değil, bu suçlara meyilli olan tüm tehlikeli kişilere karşı bir caydırıcılık etkisi oluşturması da gerekiyor. Oysaki, Beccaria idamın, ağır hapis cezasına kıyasla bir tür kurtuluş olduğunu vurgular. Tehlikeyi azaltan ‘caydırıcılık sebebi’ ve bilince etki eden bir ceza yöntemi olmadığı sürece devletin kişi üzerindeki otoritesi ancak ‘zorbalık’ yardımıyla girişilmiş bir caydırıcılık emeli oluşturur. Bu sebepten ötürü devletin organı olan “yargı”nın (devletin organlarından her biri “devlet”in aslında ta kendisidir) adı geçen güçlere sahip olmayan bir kişiyi hangi suçtan yargılanmış olursa olsun, işlediği suç ne kadar büyük olursa olsun, işlediği suçun karşılığında toplumdan ne kadar büyük tepki alıyor olursa olsun, öldürülmesi “toplumsal sözleşme”nin devlete verdiği meşruiyet sınırları dışında kalır.

Bir diğer noktada ise Hegel’in eşitlikçi yaklaşımı ve Kant’ın rasyonalist prensibi -lex talionis (kısasa kısas)- üzerinden idamın gerekliliği vurgulanır. Hegel, suçu, insanlar arasında eşitliğin bozulmasından kaynaklı bir rahatsızlık olarak tanımlar, bu nedenle de kısasın suçun zararını iptal ederek yeniden eşitliği sağladığını düşünür. Ancak; suç mağdurunun ölümü beklemediği, bu duruma hazırlanmadığı bir psikoloji üzerinden ‘öldürülmesi’ ile yaptığı suçun karşılığını zaten halihazırda bilen ve buna psikolojik olarak hazırlanmış bir insanın öldürülmesi üzerinden sağlanabilecek bir eşitlik tartışmaya açıktır. Kant ise idamın cezai niteliğini “akılcı olan bireyin başkalarına davrandığı şekilde kendisine davranılabileceği önermesi” üzerinden savunur.[6] Fakat, suçluların suçu işlemesine sebep olan ve Platon’un söz ettiği bilinçteki ‘etik boşluk’ zaten suçlunun bu ikiliği algılayamamasından kaynaklanır. Cezanın verilme amaçlarından yalnızca ‘cezalandırma teorisine’ –retribution– dayanan bu iki felsefi yaklaşım aslında suçlu için cezalandırma niteliği taşımaz. Çünkü suçlu, kendi bilincinde yaptığı eylemi meşru bir noktaya yerleştirerek suç olarak görmez ve bu sebeple de akılcı yaklaşıp suçun karşılığı olan ‘idam cezasını’ bir kısas olarak benimsemez.

Modern toplumlarda ceza hukuku, suçlunun rehabilite edilerek topluma tekrar kazandırılması amacını taşımalı.[7] Buradaki rehabilite etme amacı yurttaşlar tarafından kimi zaman eleştirilir. Ağır suçlar işleyen kişilerin topluma tekrar kazandırılmaması gerektiği düşünülerek, bu amacın kimi suçlar için uygulanmaması gerektiği savunulur. Ancak bu rehabilitasyonun salt maksadı suçlu üzerinde değildir. Mesele yalnızca suçluyu iyileştirme değil, aynı zamanda suçlunun bilincindeki etik boşluğu gidererek toplumda bunun sosyolojik yansımasını görme durumudur. Bu rehabilitasyon süreci ile hem aynı bilince sahip olan potansiyel tehlikeli kişiler için o suç meşru olmaktan çıkacak hem de caydırıcı etki sağlayacaktır. Lakin idam cezası sonrasında bilinç ortadan kalkacağı için ne suçlu açısından bir ‘etik boşluk’ tamamlanacak ne de başkaları için çabuk unutulan ‘o an’ caydırıcı bir kalıcılık sunacaktır.[8]

Toparlayacak olursak, idam, bilince hitap eden bir ‘cezalandırma’ olmamasından ötürü hem bir ceza değildir hem de devletin tehlikeye karşı yurttaşının güvenliğini sağlama durumundan kopuk olması sebebiyle toplum-devlet ilişkisi bağlamında siyasal meşruiyeti tartışmaya açık bir konudur.

Not: Son zamanlarda idam konusu çok tartışıldığı için geçenlerde bir hukuk akademisi sayfasında “yapay zekaların kesin şekilde suçluyu tespit edebildiği bir teknolojide idam cezasının getirilmesinin destekleyip desteklemediği” sorusuyla karşı karşıya geldim. 2020 senesinde idam meselesinin yalnızca “ya masum biri ölürse?” sorusunun sığlığı üzerinden değerlendirilmesi gerçekten içler acısı. Yukarıda tartıştığım, idamın bir ceza olmaması ve bu sebeple sonraki tartışmalara hiç  girilmemesi gerekliliği bir yana; yalnızca kişinin en temel hakkı olan ‘yaşam hakkı’ üzerinden insan hakları perspektifiyle yaklaşıldığında bile idamın bu darlıkta ele alınmaması gerektiğini düşünüyorum. Yaşam hakkına son vermek, insan haklarına aykırıdır. İdam, bir ceza değil; yalnızca yok etme eylemidir.

[1] Plato, John M. Cooper, and D. S. Hutchinson. (1997). Complete works. pp.1450-1460

[2] Mackenzie Mary Margaret, Plato on Punishment, University of California Press, (2004), pp. 120-146

[3] Beccaria Cesare, Suçlar ve Cezalar Hakkında (Dei delitti e delle pene), çev. Sami Selçuk, İmge Kitabevi, Ankara, (2004.)

[4] Damon Julien, “Cesare Beccaria (1738-1794)”, Informations Sociales, 2005/7 n° 127, pp. 21.

[5] Selçuk Sami, Beccaria’nın İnsanlığa Bildirisi, İmge Kitabevi, Ankara, (2004).

[6] Kant Immanuel, Seçilmiş Yazılar, Çev. Nejat Bozkurt, Remzi Kitapevi, (1984), İstanbul

[7] Centel Nur, Zafer Hamide Çakmut Yenerer Özlem, Türk Ceza Hukukuna Giriş, 7. Baskı, Beta yayınevi, İstanbul, (2011).

[8] Harcourt Bernard E, “Beccaria’s On Crimes and Punishments: A Mirror on the History of the Foundations of Modern Criminal Law”, Oase Sandor Institute For Law and Economics Working Paper No. 648, 2. Series, 2013. pp. (1-22).

Görsel: Mehdi Hasan Khan / wikimedia

Default image
Nesibe Kırış
Koç Üniversitesi - Hukuk & Sosyoloji