Annem Cumartesileri Büyütür Beni

İçinde bulunduğum aracın yan aynasından arkaya bakıyorum. Sol tarafta, tek bir ayna. Sağ taraftaki yerinde değil.

Bu tek taraflı deneyimleyebildiğim görsellik beni biraz endişelendiriyor doğrusunu söylemek gerekirse. Ne gittiğim yol belli ne buraya nasıl geldiğim. Bir meçhullüğün içinde düşe kalka ilerliyor gibiyiz. Ama bu meçhullüğün tek mağduru benim. Aynadan çok bir şey gördüğümden değil ya, bu arkamızdan uçarcasına uzaklaşan sokak lambalarını iki taraflı görsem sanki bir şeylere cevap bulacakmışım hissi var. Simetri hastalığı mı? Bence değil.

Fiziksel olarak büzüşüp kaldığım ama onurumu ayaklar altına aldırmamak adına içinden anamın düşüncesi geçen başımı dik tuttuğum arabanın arka koltuğunda yanımda iki iri kıyım herif var. Biri yola göz kulak oluyor soğuk kanlı bir katil rahatlığıyla. Birinin eli ensemde. Devletin soğuk eli gibi ensemde hissediyorum elini. Tesadüf değil, az önce kemiklerimi kırmaya yeltenen el de buydu. Arabaya binmeye direnirken alışık olduğu bir hareketle deri ceketinin eteğini beline doğru atıp beni ikna edecek o barut kokulu mekanik aleti gösteren el de. Bir yol ayrımında, bir sokak lambasının altından geçerken biraz yavaşlayınca etrafı seçmeye başlıyorum. Mahallemden çıkıyoruz. Etrafı seçmeye başlayınca ensemdeki el bir tokat indiriyor bilmeye hakkın mı var der gibisine. Bilinmeye bile hakkım olmadığını düşündüklerini o an inceden inceye hissetmeye başlamışsam da ihtimal vermiyorum.

“Hamza, seni nereye götürüyoruz biliyor musun?”

Konuşan kişi, iki yanımda konumlanan izbandutlardan biri değil. Direksiyondaki adam dikiz aynasından bakıyor en korkunç bakışlarını takınarak. İki ucu çenesine bilinçli bir şekilde kıvrılmış bıyıklarının altında gizlemekten çekinmediği gevrek bir gülüşü var.

Adım Hamza. Bunu ben yirmi dokuz yıldır biliyorum. Etrafımı zebani gibi sarmış bu herifler az önce, ufak çaplı bir sorgudan sonra öğrendiler. Kimliğimin önemi olduğundan değil tabii, hitap etmek için yalnızca. Ama adım bilinecek, adım hatırlanacak. Çünkü benden sonra başlayacaklar saymaya: bir, iki, üç, dört, beş, altı… İlkokulda öğretirler ya hani, sabaha kadar böyle saysan bitmezmiş bu saymak. Benimki de o hesap. Sabah değil belki ya, karanlık dağılana kadar say say bitmeyecek.

“Cevap versene lan it! Biliyor musun nereye gittiğimizi?”

Bu sefer yanımdaki. Soğuk elini ensemden çekmeye niyeti yok gibi gözüküyor. Sessiz kaldım diye sinirleniyorlar ama sinirlenmekten kaçınılmaz bir haz aldıklarını da hissediyorum. Bana öfkeli olmak mutlu ediyor onları. Nereye gidiyormuşuz, ne bileyim ben? Bizim mahalle kahvesinde oturuyordum. Geç oldu sonra, eve yollanayım dedim yavaştan. Sokağın köşesini dönüyordum, beyaz bir Toros yanaştı yanıma. Anamın cam kenarında oturup yolumu gözlerken baktığı bir köşesi var bizim sokağın. Oradan aldılar beni. Geçenlerde buranın önüne durup ateş açanlarla aynı adamlar olsa gerek. Ya da işte aynı çevrenin adamları. Ayın on ikisiydi. 12 Mart. Bir bakayım, yedi gün geçmiş üzerinden. Az önce dediklerimden anlamışsınızdır, saymak bu hikayenin en önemli parçası. O 12 Mart gününden sonra mahallem kan gölüne dönmüş, şehrim kan gölüne dönmüş. Taş üstünde taş bırakmamışlar.

“Ölünü bulamayacaklar senin puşt herif. Soyunuzu sopunuzu bitireceğiz sizin!”

Bu seferki hangisi bilmiyorum. Bilincimi yavaş yavaş kaybetmeye başladım. İrkiliyorum, bir şeyler duyuyorum. Bir de yalan söylemek bana yakışmaz, korkuyorum. Bunlar canlılığın belirtileri hep. Ama hayatımın ellerimden bir zapturapt ile alınmaya çalışıldığının da ayırdındayım artık. Çocuk olsa anlar bunu. Arabada mı öleceğim, beni bir yol kenarına mı atacaklar? Direksiyonu aniden kırıyoruz.

“Dön şuradan, Kimsesizler Mezarlığı’na.”

Bunu direksiyonu kırmadan önce mi duydum sonra mı bilmiyorum. Zihnim giderek bulanıklaşıyor alnımdan akan kanın sıcaklığını hissettikçe. Başımda kulağımdan başlayıp beynime doğru süzülen o ağrı dayanılmaz boyutlara gelmiş durumda. Sanki bir silahın kabzasıyla bana mısın demeden vurulmuş gibi. Sol elimin parmaklarını kapatamıyorum.

İşte şimdi metre metre yaklaştığımız bu Kimsesizler Mezarlığı’nda başlayacak hikaye. Sonra benim anam, ah benim anam… Beni kaptığı gibi meydanlara taşıyacak. Belki de evin bir odasında, maarif takvimin ya da eski bir saatin köşesine iliştirilmesi gereken bir vesikalığı büyütüp kucağına alarak. Benim annem beni Galatasaray Meydanı’nda susacak. Çünkü “Ben bir anayım, beni dinlemek zorundasınız.” dediğinde alacağı bir karşılık yok. Alacağı karşılık ne yazık ki son derece meşru. Fail, meşru. Ama anam kararlı, bir korkusu da yok. Onlardan güçsüz değil, boyun eğmesi için bir sebep yok[1]. Anamı dinlemek zorundalar.

Haftalar geçecek, anam böyle böyle bir kalabalık toplayacak etrafına. Bütün analar hep birlikte susacaklar her cumartesi, Galatasaray Meydanı’nda. Beyaz Toroslardan salkım saçak dökülen bütün o kimsesizler analarının kucağında bir çığlığa dönüşecek. Hafızanızı içeriden tırmalar gibi. Merak ettiyseniz sayma mevzusu bu işte. Birinci cumartesi, ikinci cumartesi, üçüncü, dördüncü… ve diğer bütün cumartesiler.

Yüzüm uyuşmuş durumda, düştüğüm yerden kalkacak gücü artık bulamıyorum. Toprağa boylu boyunca uzandım, ölümü bekliyorum. Yavaş yavaş dünya altımdan çekiliyor.

“N’apıcaz, bırakalım mı burada?”

“Kalsın.”

Son gücümle başımı kaldırıp katillerimin arkasından bakmak istiyorum ama nafile. Karanlık, bulanıklaşan görüşüm derken hatırı sayılır bir görüntüyü zihnime kazımam mümkün olmuyor. Hoş, zaten bu adamların teker teker kimliklerinin bir önemi yok. Ama benim anam kucağında büyütülmüş vesikalığımla 700. cumartesiyi sayarken benim anama el kaldıran kimdiyse, o adamlar da onlardı. O adamları meçhulde, beni fail-i meçhulde bırakan kimdiyse, o adamlar da onlardı. Ben göremedim, ama beni buraya taşıyan araba buradan bensiz dönerken arkadan baktıysanız belki siz görmüşsünüzdür: adım kadar eminim ki katillerin kapkara bir plakası vardı.

Bizi eziyorlar, ezecekler. Ama anam, her cumartesi aynı meydanda dimdik duracak. Anam boyun eğmedikçe, onlar üstünlük kuramaz[2]. Analarımız onlara dert olsun.

Adım Hamza. Adımı beyaz bir Toros’un arka koltuğunda teslim ettiğimde yirmi dokuz yaşımdaydım. Şimdi elli beşime doğru gidiyorum. Annem, beni hep cumartesileri büyütüyor.

Sekiz yüz yirmi altı, sekiz yüz yirmi yedi, sekiz yüz yirmi sekiz…

 

[1] Hobbes Leviathan’da her bir insanın fiziksel olarak eşit olduğunu savunur. Bu görüşten yola çıkarak güçlü olanın uzun süreli hakimiyetini imkansız olarak görür. Çünkü her bir insanın en güçlü olanı yok etme şansı eşitse, en güçlü olanın en zayıf olanı zincirlerde tutması mümkün değildir. Bakınız: Hobbes, Thomas, 1588-1679. ( 1968). Leviathan. Baltimore :Penguin Books

[2] Gramsci, baskın sınıfın hegemonyasını boyun eğenlerin izniyle kurduğunu söyler. Bakınız: Hegemony In Practice 1: Identity. (2007). Antonio Gramsci, 69-80. doi:10.4324/9780203625521-11

 

Default image
Tayfun Tatar
ETH Zürich - Mikro ve Nano Sistemler M.Sc