Hayatımdaki Bazı Ağaçlar: Çocukluğumun Okaliptüs Kolonileri

Giriş

İnsan hayatı, pek felsefi bir söylemle, bazı şeylerin toplanmasından oluşuyor, bu toplamın kendisi olmasa da. Sökün açın bu torbayı, dökülenlerin gayri-resmi geçidine bakarak olun; birisini ilk defa öptüğünüz meydanlar, yediğiniz bayat kabak çekirdekleri, sizin orada birisini ilk defa öptüğünüz için hatırladığınız, yeni belediyenin ise kendini iş yapıyor diye göstermek için yıkıp geçtiği meydanlar, yattığınız yataklar, attığınız bataklar, bunun gibi vasat kafiyelemelerden dolayı aklınıza kazınan şarkılar (kafiyelemek? Duyduğunuz boktanca türetilmiş kelimeler). Olası her bir kategorinin etkisi ya da değeri tabi ki pek farklı. Kutlu Ölü, yazdığı kitaplar, eli titremeden imzaladığı idam cezaları, tecavüz ettiği kişiler, yardım kuruluşlarına bağışladığı para miktarı gibi kategorilerle anılır. Bu kategorilerin hâlihazırda, genel geçer, en büyük değere sahip olanına CV diyoruz. Eğitiminiz, iş tecrübeniz, neden sizi matah bir bok saymalı, neden sizi sömürmeliyiz sorularına cevap olacak kategorilerin standartlaştırıldığı bir form. Biz standartlaşmış formlara dil uzatmayacaksak, bu uzattığımız dili gevezelik etmekte kullanmayacaksak neden bu dergiyi (dergi mi metapolitik?) işletiyoruz? (İşletiyor muyuz?)

Sunuş

Bu sebeple karşınıza bir başka hayat kesitlemesi, bir başka kategorilendirme ile çıkmak istedim sevgili okuyucu; hayatımdaki bazı ağaçlar, onlarla etkileşimlerim, haklarında ilginç bulduğum birkaç şey, ilginizi çekerse… Ancak, bu bilgi üretim işleri ki, bir noktasından, bir sorusundan tutup, tavşan deliğinin içinde kaybolup, “yahu biz neden bahsediyorduk ki?” dedirtecek yerlerden çıkmak en sevdiğim kısmıdır, tek bir yazıya sığdırmak için pek fazla ve alakasız paragraflar tutuşturdu elime. Bu sebeple Hayatımdaki Bazı Ağaçlar’ı bir yazı dizisine dönüştürmeye karar verdik. Herhangi bir önem sırası ile yazılmadığı gibi, bir düşünce bütünlüğü de mevcut değil -insan olmayan üzerinden sadece insana özgü sanılanları ve bu san(r)ılar içinde bizim yerimizi irdelemek haricinde- o yüzden siz de kafanıza göre ilerleyin sevgili okuyucu, bazı ağaçların kökleri gibi.

Okaliptüs gibi “egzotik” bir ağaçla başlamamın sebebi çocukluğumdan beri pek haşır neşir olduğum, heybetiyle beni pek etkilemiş, çeşitli hikayelerimin arka planında olup, beni kendimi ağaçlarla nasıl ilişkilendirdiğim üzerine düşünmeye iten ilk ağaç oluşu.
Bu yazıda okaliptüs ağacının Yeni Zelanda’dan Güney Afrika’ya, oradan Yemen ve Anadolu’ya, en son da dedemin İzmir’deki yazlığının bahçesine gelişini koloni ve kolonicilik kavramları ile ilişkiler üzerinden irdeleyip tartışacağım. İleriki yazılarda zeytin, huş, çam, söğüt ve palmiye ağaçlarından bahsedeceğim.

Okaliptüs

Yeni Zelanda’dan Anadolu’ya Gelenler

Nasıl anlatırlardı ANZAC askerlerini bize, o Türklük bilincini iliklerimize kadar hissettiğimiz, hepimizi model birer aklı izin verildiğince hür, vicdanı asırlık ulus-üretim süreçlerine sıkışmış vatandaşa çeviren Sosyal Bilgiler derslerinde? Yaşam alanları kolonileştirilmiş, kendileri yerinden yurdundan koparılmış, emperyal güçler için kendisine yabancı topraklarda savaşan ve ölen zavallı insancıklar… Öyle köleler ki zorlarsak tepeden üzerlerine yağan Osmanlı kurşunlarının canlarını alarak onları kurtardığını bile iddia edebiliriz. Yeni bir hikâye değil bu, tamamen doğru bir hikâye olmadığı gibi. İskender’in ordusunun önüne kattığı kabileler (Scaleydrgon, 2018), yine pek mastürbatif ulus-devlet bilinçli büyük kavimler göçleri hayalleri (Çapan & Güvenç, 2017), Mass Effect’teki Collector’lar, kendilerine “no pasaran!” denen los moros’lar (Allard, 2015) …

Okaliptüsünki de temelinde böyle bir hikâye; yani, buradan anlatmayı seçerseniz. Yoksa “Okaliptüs (Eucalyptus obliqua) yedi yüzden farklı tür ağaçtan oluşan bir cinstir, çoğunlukla Avusturalya’nın yerlisi olan bu cinsin üyesi olan birkaç ağaç ise çevredeki adalara özgündür. Yani, biz yolda görünce okaliptüs desek de aslında bir ağaç türünün değil cinsinin ismini kullanıyoruz arkadaşlar!” şeklinde dünyanın en sıkıcı girişini yapmak ve Evrim Ağacı’ndan telif hakkı ihlali yemek de mümkün. Tür, Cins, aile; bunlar sıkıcı insanların işleri (Ekin naber?), bilim insanlarının, biz gelin antropomorfik (öyle mi?) savaş hikayemize geri dönelim. Hikayemizin kahramanları İzmir’de, Özdere Sahili’nde, kumsalın dibindeki bir bahçece konuşlanmış iki dev okaliptüs ağacıdır. Bu ağaçlar buraya nasıl gelmiştir, bu neden bahsedilmeye değer bir konudur ve bunun ANZAC askerleriyle ne alakası vardır?

Antropomorfizm yani insan biçimcilik, basitçe insana ait özelliklerin insan olmayan varlıklara atfedilmesidir (Ress, 2001). ANZAC askerleri ile okaliptüs ağaçları arasında kimilerinin zorlama olarak göreceği bir benzetmeyi bu sayede yapabiliriz; ANZAC’lar belli bir noktaya dek ya da belli bir noktadan sonra [ANZAC denen güruhun ciddi bir kısmını orduya seferberlikle alınmamış, gönüllü olarak katılmış, geldikleri ülkelerin yerlisi değil kolonicisi olan askerler oluşturuyordu (Scott, 1941, Grey, 2008)] kendi istekleri dışında kalan bir kolonileştirme sürecinin neferleri olarak yerlerinden edilip getirildiler bu topraklara. Anadolu’ya bataklıkları kurutmak, tren hatlarını veya parkları dekore etmek için Tazmanya’dan getirtilen E. Globulus tohumlarının (Özgün, 2013), yerel flora, fauna, insanlar ve bakteriler ile girdikleri ilişkilerde benzer bir koloni sürecinin görülebileceği iddia edilemez mi? Daha önemli soru şu aslında, bu iddia okaliptüsleri antropomorfize mi eder (onlara yalnız insana ait olan özellikler mi verir) yoksa koloni ilişkilerinin içinde olmanın ve bu ilişkilerde aktif rol oynamanın insandan öte karakterini mi ortaya koyar? Buradan yola çıkarak koloni ilişkilerinin (her teknolojide olduğu gibi) başta insanlar tarafından planlananın çok ötesine geçen politik/ekonomik/sosyal etkileri olduğunu, bu etkilerin birbirleriyle karmaşıp temellerindeki planların üstlerini örttüğünü söylemek, abartı mı olur? Kolonicilik ya da emperyalizm dendiğinde duyduğumuz içten gelen tiksintiyi baltalar mı bahçedeki okaliptüsü kolonicilik üzerinden okumaya kalkmak?

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, tarihsel gerçeklikleri “İngilizlerin peşinden sürüklenip giden zavallılar” tanımına sıkıştırmak için pek karmaşık olan Yeni Zelandalı yaklaşık yüz bin erkek (o sırada Yeni Zelanda’da yaşı askerliğe elverişli erkeklerin nerdeyse yarısı) ölmek ya da öldürmek için bu topraklara geldi/getirildi. Anadolu’nun kıyılarında bu yüz bin Yeni Zelandalı askerin başarısız olduğu yerde ağaçları başarılı oldu; onların öldüğü yerde hayatta kaldılar. Bu topraklarda ölen ANZAC’ların ölerek “bizim çocuklarımız” olması için [ki “ANZAC efsanesi”ni bilen okuyucular, bu ölümlerin sadece bizim ulus-devletimizin inşasında kullanılmadığını görebilir (Austuralian War Memorial, 2019)], kurulan yeni Türk devletinin yöneticisinin ilanı gerekiyordu ancak, bu topraklara gelişleri ANZAC askerlerinden pek önce gerçekleşmiş olan okaliptüslerin bizim ağaçlarımız olması için hiçbir ilan gerekmedi.

Bu noktada çeşitli itirazlar gelebilir: “İyi de Gelibolu’daki savaş planlıdır. Birileri -Bilim kurgu filmlerindeki deli bilim insanları gibi- Anadolu topraklarını ağaçlarla kolonileştirmeyi mi planlamıştır?” Evet ve hayır. Okaliptüsün Osmanlı topraklarına ve sonrasında Anadolu’ya girişinde önceden belirlenmiş bir alandaki yaşam ilişkilerini radikal biçimde değiştirme çabası, yani bir plan söz konusu. Benim bulabildiğim bilgilere göre Osmanlı’da ilk kez Yemen’de 1880’de dikilen okaliptüslerin, belli bir planlama anlayışı ile kullanımının Anadolu’daki ilk örneği, 1883’te başlayan ve Cumhuriyet Dönemi’ne kadar süren Çukurova’daki Tarsus-Karabucak bataklığını kurutma ve tarım arazisi haline getirme çabası (Özgün, 2013). Bu bataklık kurutan karakteri ile sıtma ve asma biti ile mücadelede kullanılan okaliptüs, zaman içerisinde halk arasında sağlık ağacı adını alıyor, en azından hikâye bu şekilde (Özgün, 2013). Yemen’de yerel yöneticilerin isteği üzerine getirilen ağaçların dikilmesi sırf dikildiği ekosistemi etkiledikleri için kolonileştirme olarak görülebilir mi? Buna evet demek pek kolay değil. Kolonicilik temelde insanın toprak ile nasıl ilişkilendiği ile alakalı ise; toprak ile girilebilen ilişkilerin tümünün yerli olmayanlar tarafından kendi istek/plan ve çıkarları için düzenlenişi (ki bu sadece yapılmak demek değil, herhangi bir ilişkilenmenin mantıklı/makul/olası bulunması da bunun içinde, neyin bilgi neyin batıl inanç olduğu da) ise (Liboiron, 2021), kendi toprağım ile girdiğim ilişkileri değiştirmem kolonicilik olmamalı. Tabi ki bu yazının amacı herhangi bir olgu ya da tarihsel süreci bir kesit olarak alıp “koloniciliktir / kolonicilik değildir” gibi kesin şekilde yargılamak değil. Kolonicilik ilişkilerinin nasıl (her teknoloji gibi) bilinmeden/istenmeden/fark edilmeden hayatın farklı anlarında ve mekanlarında ortaya çıkabildiğinden, çıkabildiğinden çok da bu an ve mekanlar ile iç içe geçmiş olduğundan bahsediyorum. Koloninin değişimin kendisi olduğu ya da her değişimin kolonici olduğunu değil, değişim hayalini gerçekleştirme sürecinde kullanım için seçilmesi makul gelen araçların sınırlarını belirlemiyorsa da etkilediğini iddia ediyorum. Makul olanın oluşumu… Bu ilişkilerin Avusturalya’ya özgü bir ağacı, Ege’de bir koya dikebilen, uçurduğum ilk uçurtmayı da o ağacın dalına bağlayan, kör bir yumak olduğundan. Gelin şu sağlık ağacının “sağlık” getirişine biraz dikkatli bakalım, biraz daha güneye inerek Yemen’den, Güney Afrika’ya, belki biraz ne demek istediğimi gösterebilirim.

Koloni Düzenleyen Ağaçlar

1870’lerde, Güney Afrika’nın doğusundaki King William’s Town kolonisindeki (bugünkü ve kolonicilerden önceki adıyla Qonce, yazının kalanında KWT diye kullanacağım) koloniciler toprağa çok sayıda okaliptüs ekmeye başladı (Flikke, 2015). KWT çoğunlukla Almanlardan oluşan bir İngiliz kolonisi olmasıyla (Kırım Savaşı sonrası dağıtılan İngiliz Alman Lejyonu’nun eski üyelerinin buraya yerleşmesinden dolayı) zaten ilginç bir yerdi (Tankard, 2009). 1847 ve 1865 yılları arasında İngiliz Kafriya’sının başkenti KWT, sonrasında ileride Güney Afrika apartidine dönüşecek Cape kolonisine dahil ediliyor. Neden Güney Afrika’daki bir İngiliz kolonisinde yaşayan Almanlar bir anda Avustralya’ya özgün bir ağacı dikmeye başladı yaşam alanlarına? Kötü bir fıkranın girişi gibi. Her şeyden önce kabul etmeliyiz ki bu tarihte, bu aktörlerin hepsini (hatta on sene sonra Yemen’e okaliptüs dikecek Osmanlı’nın Kuzey Afrika topraklarını da) birbirlerine bağlayan tek bir politik aktör bulmak mümkün; İngiliz İmparatorluğu. (Bu yazının son kez üzerinden geçtiğim 8 Eylül 2022’de sosyal medya İngiliz kraliçesinin ölüm döşeğinde olduğu haberleriyle doluydu. Bu bir işaret olamaz ama keyifli.) İngiliz İmparatorluğunun da kolonicilik ile kolayca ilişkilendirilebilen bir aktör olduğunu söylemek pek şaşırtıcı olmasa gerek (Liberallere laf anlatır gibi tane tane ilerliyoruz). Kolonicilerin yerleştikleri toprakların doğal ve sosyal yapısını ciddi oranda değiştirdikleri de tekrar tekrar kanıtlanabilen bir önerme (Sluyter, 2001). Misyonerler sadece Tanrı’yı değil, pastoral yaşamına Tanrı’nın hükmettiği [ki aslında zamanın politik ekonomisinin hükmettiğini iddia edebileceğiniz gibi, Tanrı’nın da yeryüzündeki “tavırlarının” bu politik ekonomi ile pek iç içe geçtiğini de söyleyebilirsiniz (Jedwab et al., 2022)] arazileri de yanlarında götürmeye çalıştılar. Nasıl bu Tanrı asla tam olarak aynı şekilde varmadı yeni topraklara (The Incorporated Society for the Conversion and Religious Instruction and Education of the Negro Slaves in the British West India Islands, 1807) uzun yolculuğu sonucunda (içki oyunu: 15 ve 19. Yy arası bir adet İncil’i standart olarak belirleyin, farklı kolonilerdeki yerel halklara verilen İnciller ile karşılaştırın, her fark için kutsal komünyon şarabınızdan yudumlayın, âmin), Tanrı’nın arazileri de asla aynı formu (ki KWT için zamanın İngiliz arazileri demek oluyor bu) alamadı. “Aynı” mümkün değildi belki, ancak doğa [ki onun “el değmemiş” olarak nasıl üretildiğinden, bu yalanın üretilmesi için hangi ellerin kesilip, hangilerinin görünmez hale getirildiğinden bahsedebiliriz; kolonicilerin gelişinden çok önce bu topraklarda Bushman ve Khoikhoi göçebeleri geziyordu, 17.yydan itibaren de Xhosa halkı yerleşmişti buraya, ki bahsettiğimiz 1870ler Cape kolonilerinin Xhosa halklarıyla topraklarına el koymak için verdiği savaşları da kapsıyor (Peires, 1976)] benzer arazilerin üretimi için düzenlenebilirdi. Okaliptüsün “sağlık ağacına” dönüşmesi de işte bu düzenleme çabasının bir sonucu.

Burada, terra nullius kimseye ait olmayan, bu sebeple keşfi(!) üzerine sahiplenilen toprak fikrinden, bu fikrin uluslararası hukukta uygulanışının belli bir toprağın üzerinde çoktandır yaşayan ve onunla kendi yöntemleriyle etkileşen ve ilişkilenen halkın tarihini, bilme yöntemlerini ve politik varlığını yok saydığından, bu kavramın sonraları manifest destiny (kolonicilerin Kuzey Amerika’nın doğu kıyısından batı kıyısına dek yayılmasının Tanrı’nın onlar için belirlediği kaderleri oluşu) fikrine nasıl ön ayak olduğundan, ya da white man’s burden (beyaz adam için ondan aşağı olan halkların politik yaşamlarını düzenlemenin çekmek zorunda oldukları bir kahır haline gelişi) gibi “ay aslında hiç de sizi kolonileştiresim yoktu ama ne yapayım işte mecbur” şeklinde gevşek ağızlara kürekle vurulası kolonici hakkaniyet üretimlerine nasıl kapı açtığından bahsedilebilir (ki bahsettim bile). Ancak, burada bizim için önemli olan tüm bunların toprak ile kurulabilecek ilişkilerin tümünü düzenlenişi ve bu düzenlenişin nasıl yapıldığı olduğunun üzerine yeniden basmalıyım. Çünkü okaliptüsler tam bu düzenlemede işin içine giriyor.
Yukarıda Anadolu’ya okaliptüs dikilmesi ve Çanakkale Savaşı arasında benzerlik kurarken ortada bir planın, yani bilinçli bir iradenin olup olmadığı konusundaki itirazdan bahsetmiştik. Burada, herhangi “Bir” irade ya da “plan” fikrini kenara koymak gerekiyor önce. Çünkü görülmesi gereken kolonici arazi düzenlemesinin çeşitli bilgi altyapılarının, bilme hakkı onlara tanınmış bilenlerin (uzmanların), politik ve ekonomik etkinlik ve süreçlerin, tarihsel bilgi ve kültürel birikimler ile iç içe girişinden ortaya çıktığı ya da bu “nasıl” ile ilerlediği.

Ona değen ellerin görünmez kılınması ya da kesilmesi ile “el değmemiş Doğa’nın” üretimi, bunun Hristiyanlığın Tanrı’sı tarafından “onlara” “verilmiş” olduğu ve bu alanın “onlar” tarafından düzenlenmesi gerektiği, bu düzenleme ile Avrupa olmasa da ona benzeyen alanların üretimi, bunun Tanrı’nın el değmemiş doğasını ciddi anlamda değiştirmesi; bu çelişiklerin hepsi planlamada ve biraz da ekonomik kaygıların baskısı sonucunda çözülüyor (gibi gözüküyor). Öyle basitçe bir çözülmeden değil, yıllar boyu çeşitli koloni botanikçilerinin, misyonerlerin, doktorların yazışmaları ve tartışmalarını sıralıyor bize Flikke. Koloninin tarım pratikleri su taşkınları ve erozyon tarafından mahvedilirken, oduna olan için ekonomik talebin (madencilikte, tren hattı ve bina inşasında ya da yakacak olarak kullanılması için) artması ve koloninin kurulduğu zamanda sadece %1inin ormanlık alan olması gibi sebepler kolonicileri ağaçlandırma pratikleri hakkında ciddi ciddi düşünmeye itiyor. Neden yerel ağaçlar çoğaltılmıyor? Öncelikle bunlar Avrupa’nın ağaçlarına kıyasla yeterince kaliteli ve “itibarlı” görülmüyor. “Yerel ağaçlar yavaş büyüyor ve pek uzamıyorlar, gölgeleri de bu sebeple çok uzun olmuyor, fazla su tutmuyorlar” (Flikke, 2015, s. 22). O zaman nasıl oluyor da okaliptüs ekiminde karar kırılıyor, Avrupa’dan ağaç getirtmek yerine? Okaliptüsün kurak arazilerde bile kolayca yetişebilmesi, sulak arazileri emip kurutabilmesi, yağının ve odununun kalitesi ve kullanımı sayılabilir buraya sebep olarak, Avrupa’da başlamakta olan Büyük Buhran’ın ağaç getirtmek isteyenlerin canını sıkacağından bile bahsedilebilir; önceki paragraftaki ekonomik kaygı ve çevre düzenlemesi kısmı burası, Flikke’ye göre üçüncü bir ana hat eklenmeli bunlara; sağlık.

hayatımdakibazıokaliptüsler7
Güney Afrika’da bir okaliptüs plantasyonu

Sağlık Kokan Yağ

KWT okaliptüsler gelmeden önce de sıtmadan arındırılmıştı (Flikke, 2015), bu durumda Çukurova örneğindeki gibi bataklık kurutarak sağlıklı ortam oluşturmak yeterli değil bu yabancı bitkinin getirilişini açıklamak için. O zamanlara yaygınlığı süren miasma (hastalıklara kötü/kirli havanın sebep olduğu) teorisinin, yine zamanın yaygın ırk ve doğa üzerine olan (kimin? Avrupalıların) görüşleriyle (bu zamana dek ne kadar değiştiği ayrı bir tartışma konusu) kesiştiği yerde kolonicilerin tarlalarını çevredeki topraktan çıkan miasmadan kurtarmak adına okaliptüsten bir hava bariyeri oluşturma planı oluşuyor. Sıtma kelimesinin İngilizcesi de zaten; malaria, İtalyancadaki mala aria yani kötü kava sözcüğünden geliyor. Burada ilginç olan Güney Afrika kolonilerinin özellikle Londra’daki miasmadan dolayı sağlığı bozulan insanlara şifa olarak pazarlanmış olması. Madun konuşamıyorsa da aklımıza çelişkilerin keskinleşmesinden yakınan bir Xhosa gelebilir. Kolonilerin kuru ve sıcak havası, Londra’nın ıslak ve kömür dolu atmosferinden bir kurtuluş olarak sunulsa da koloni kree’leri (İngiliz ve Felemenk kolonicilerin hayvan otlatıp tarım yaptığı alana verdikleri isim) dışında (şimdilik) kalan, Bushman ve Xhosa halklarının yaşamayı sürdürdüğü sulak ve bataklık alanlar “beyaz adamın mezarı” olarak anılıyordu; ki bu Afrika’nın tamamı için de kullanılan bir tanım (Flikke, 2015). Nasıl hem şifa hem ölüm aynı topraktan gelebilir? Bu gerçeklik” karşısında gelecek şifayı sağlamak ve sağlamlaştırmak adına bariyer görevi görecek okaliptüs sahneye çıkıyor. Önemli olan, henüz okaliptüs şifanın sağlayıcısı değil, savunucusu, kalkanı.

Okaliptüslerin hangi özellikleri onları miasma kalkanı yapıyor? Onun aynı zamanda kolayca yanmasını sağlayan ve yapraklarını ağırlaştırıp aşağı çekerek sağladığı gölgeyi arttıran yağı (Flikke, 2015). Bu yanıcılığın okaliptüsün başına bela olduğunu düşünebilirsiniz, ancak Avusturalya’da [ki bir benzerini Kuzey Afrika’daki dev ponderosa ormanları arasında da görmek mümkündü Amerikan Ormancılık Ajansı’nın kurulmasından evvel (Tsing, 2021)] yangınlar ekolojik sistemlerin çöküşünü ya da bitişini değil, süregelişini simgeliyor; bir parçası yani. Çeşitli çamların yangından sonra açılan kozalakları gibi, okaliptüsler yangın ile yayılabiliyor; anka kuşu gibi. Flikke, bu özellikleri bakımından okaliptüslerin “bozulmayı sömürmede uzman” olduklarından bahsediyor. Okaliptüs yağının antiseptik özelliğinden de bahsedebiliriz (unutmayın, miasma teorisi zamanında bakteriler söz konusu değildi), okaliptüs yağından yapılan sabunları kullanan Zionist bir grubun tarihsel takibi getiriyor zaten Flikke’yi KWT’ye.

Flikke 1870’lerin sonlarına doğru KWT kolonicilerinin koloniyi düzenleyen kararlar alırken (ya da bu düzenleme ve kararlardan bahsederken; çünkü her üyenin koloni düzenlenmesi ile karar alması ya da fikir belirtmesi söz konusu değildi) kokuya verdikleri önemden bahsediyor. “Koku konusu gittikçe toplumun hayal gücünü esir aldı” (Flikke, 2015, s. 23). Koku konusu, evlerin yakınlığından yerlilere uygulanan sokağa çıkma yasaklarının düzenlenmesine kadar çeşitli konularda ortaya çıkıyor ve çözüm olarak sabuna değil ağaçlandırmaya işaret ediliyordu. Bu bize ters gelse de miasma teorisini yeniden hatırlamakta fayda var, kirli havadan (kirden ya da kirli olan eşyalardan anlamına gelmiyor bu) arındırılan koloni temizlenmiş olacaktı; bu bakış Viktoryen dönemde İngiltere’nin genelinde yaygın olan bakış Flikke’nin belirttiği üzre.

Toplumun yaşadığı yeri kokuya göre düzenlemesinin kolonicilik olduğu kanısına varılmamalı bu noktada. Yerlilerin koku kullanarak avlandıkları (avı koklayarak bulmak, ya da belli şekilde kokarak ava yaklaşabilmek, rüzgârın yönüne göre ava kendi kokunu aldırtmamak gibi) biliniyor (Flikke, 2015). Yerliler, kokunun havadaki izlerinin (imikhondo deniyor buna) av ve avcıyı birbirine bir ip gibi bağladığını düşünüyordu. Benzer şekilde şifacılar kötülüğü koklayarak buluyor ve baharatlarını havaya saçarak kötülükten arındırıyorlardı kurbanları. Herhangi bir kokunun herhangi bir beklentiye bağlanmasının kendisi zaman, mekân ve o sırada hissedilen toplumsal ilişkilere bağlı (Sınıfsal kardeşim, evet koku da sınıfsal). Ancak analizimizi bu sebeple anlamsal yüzeye sıkıştırırsak materyal etkileşimlerin anlamdan öte sonuçlarını kaçırma derdiyle yüzleşiyoruz. Flikke’nın alıntıladığı gibi, “Ağaçlar sadece (onlarla birlikte) düşünmek için iyi araçlar değil, (onlarla birlikte) yaşamak için de iyi araçlar” (Haraway, 2003, s. 5). Bu açıdan okaliptüsün (kokusunun) rolünün KWT’de zaman içinde sağlığı savunmaktan sağlığı sembolize etmeye geçtiğini değil, sağlığın ta kendisi olduğunu iddia ediyor Flikke. Epistemoloji değil yani, ontoloji, ya da en azından onto-epistemoloji.

Ne demek sağlığın ta kendisi olmak? Kısaca okaliptüsün belli bir amaç için, belli şartlar altında, ciddi tartışmalar ve uzun gerek bürokratik gerek ekonomik süreçler sonucunda çevre düzenlenmesinde kullanımının tüm bu arka plandan sıyrılıp sıradanlaşması, normalleşmesi, “tabi ki” olması. Okaliptüs’ün kokusu koloninin normali ve dolayısıyla doğrusu haline gelince okaliptüs gibi kokmayanın anormal karakteri pekişiyor. Buna yeni inşaatlar sırasında artık üzerine düşünmeye gerek kalmadan okaliptüs ekmenin gereğini hissetmek eklenince okaliptüs sağlığın kendisi oluyor. Okaliptüs sonradan geldiğin toprağa o toprağın yerlilerinden daha ait hale geliyor. Okaliptüs etrafında düzenlenmeye başlayan toprakla ilişkilenmeler (kurutulan bataklıklarda tarım, inşa edilen yollar ve demiryollarıyla kesilen ekosistemler, vb.) bu toprağın doğru ve “doğal” ilişkileri haline geliyor. Buradaki insan etkisi ise asla tamamen göz ardı edilmeyerek (ki bunun bir çelişki olduğunu iddia edebilir ve haklı olursunuz; bir toprağı değiştirerek zaten tanrının olmasını istediği şekle getirmek çelişki değil de nedir?) bu yeni ilişkilerin modern, yenilikçi, beyaz, Avrupalı insanını eski ilişkilerin arkaik, siyah, Afrikalısından ayırıyor. Burada Afrikalıların bu ayrımdan önce; koloniden önce hem koloninin üzerine kurulduğu hem de dışında kalan topraklarda yaşadığı, yani “bataklık insanı” olmadıkları unutulmamalı. “Beyaz Adamın Mezarı” ve “Karanlığın Kalbi”’nin sorunları toprak düzenlemesi sayesinde çözülerek, ve bu çözüm normalleş(tiril)erek, sorunu yeniden üretip sağlamlaştırıyor. İşte bu şekilde okaliptüs kendisinin söz hakkının olmadığı kolonici ilişkiler ağı içinde buluyor kendini.

hayatımdakibazıokaliptüsler5
Dedemin diktiği ilk okaliptüs ağacı, bahçeden görünüşü, gölgeyi oluşturuşu

Anadolu’ya Dönüş

Bu noktada sağlığın kendi haline gelen okaliptüsün ANZAC askerleri Anadolu’ya doğru yola çıktıklarında, eğitim ve konaklama için durdukları Mısır’da onları karşılamasına şaşırmamayı seçebiliriz. Sonuçta, bu bitki sağlık demek ise neden sağlık istemeyen bir coğrafya söz konusu olsun ki? Derdim sizi okaliptüsün KWT’de sağlıkla eşleşişinin (ki epsitemolojide kalan kısmı olur bu) ya da sağlık oluşunun (geçtik ontolojiye) onu dünyaya ve dolayısıyla Anadolu’ya yayan tek ya da ana etken olduğuna ikna etmek değil. İddia edebiliriz ki bu “sağlık ağacı” zaman içerisinde bu coğrafyada (Güney Afrika) toprakla etkileşimi bir daha eski etkileşim ve ilişkilenişlere dönüşü mümkün kıldırmayacak şekilde değiştirdi. Hastalık ile özdeşleşen koku, koku ile özdeşleşen kokan alan, kokan alan ile özdeşleşen kokan kişi… Kokudan arındırmak ve temizlemek bu noktada ağaç dikimi, peyzaj planlama ve soykırım arasında, size bu kadar hikâyeyi anlatmadan önce sunsam “hadi lan sen de!” diye yazıyı kapatıp atacağınız (belki yine de yapacaksınız bunu) bağı sunuyor. Bu da benim peşinde olduğum imikhondo. Koloniciliği temelde toprakla girilen ve girilebilen ilişkilerin (ve bunlara hisler dahil) düzenlenmesi üzerinden tanımladığımızı hatırlarsak, okaliptüsün kokusunun sağlık oluşunun kolonici süreçler sonucu ortaya çıktığı ve çeşitli şekillerde koloniciliği sürdürdüğünü iddia etmek yanlış olmaz. “İşte Anadolu’ya okaliptüsü getiren tam olarak da bu yüzden ve bu şekilde koloniciliktir!” veya “Okaliptüs bu yüzden kolonici bir ağaçtır!” değil demeye çalıştığım da. Okaliptüs’ün yerlisi olmadığı alanlara, farklı ama birbirine çeşitli şekillerde bağlı yayılışlarından ve bu yayılışların o alanları nasıl değiştirdiğinden, o alandakilerin alanla ilişkilerini nasıl değiştirdiğinden, bu değişim içinde ortaya çıkanlardan bahsediyorum. Bu bahis içinde ağaç-insan-mekân ilişkilerini gözden geçirmeye davet ediyorum sizi.

Bu ilişkilerden bahsetmek için geri dönelim Anadolu’ya. Özgün, okaliptüsün Anadolu’ya gelişini ve Osmanlı İmparatorluğu’nun okaliptüsü nasıl değerlendirdiğini anlattığı makalesinde ciddi miktarda yer veriyor sağlık konusuna. Kısaca, ilk defa KWT kolonicileri (ve topraklarında okaliptüs yetişmeyen dünyanın geri kalanı) ile benzer zamanlarda okaliptüsün karakteristik özelliklerinden haberdar olan Ziraat ve Fen Heyeti’nin Orman, Maden, Ticaret ve Ziraat Nezaretlerini konu hakkında bilgilendirmesi üzerine Osmanlı’nın hüküm sürdüğü çeşitli coğrafyalarının okaliptüs ekimi ile düzenlenerek “faydalı” hale getirilmesi için planlar üretilmeye başlanır; bu planlar çeşitli sebeplerle (bahsedilenler: yerel halkın ilgisizliği, ya da aynı amaçlar için farklı ve tanıdık ağaçlara yönelmeleri, Osmanlı’nın ekonomik durumundan kaynaklanan zorluklar, 1. Dünya Savaşı’nın Osmanlıyı yok etmesi, bahsedilmediği halde utanmadan tahmin/iddia ettiğim: yolsuzluk) suya düşse de hem okaliptüsün Anadolu coğrafyasına, hem de halkta okaliptüsün sağlık getiren bir ağaç olduğu fikrinin yayılmasına ön ayak oluyor (Özgün, 2013). Osmanlının son yirmi senesi içinde okaliptüsün tanıtıldığı Anadolu coğrafyaları arasında, İzmir (Torbalı), Muğla (Milas, Gökova, Köyceğiz, Fethiye, Dalaman), Adana, Mersin, Diyarbakır ve Van sayılabilir (Özgün, 2013). Tabi “tanıtıldığı” sözcüğünü pek özgürce kullanıyorum, nitekim 1896 yılında Adana’da okaliptüs yetiştirilmesi için kurulan ve 220 lira harcanan [ki çok basit -ve yanlış çünkü paranın satın alma gücü farklılık gösterecek tarih içinde- bir hesapla, bir liranın yaklaşık 6.5 gram saf altın içerdiği bilgisini (Pamuk, 2000) ve cumhuriyet altının yaklaşık 7.5 gram altın olduğu bilgisini (T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2018) birleştirerek harcanan paranın 190 cumhuriyet altını -şu anda tanesi 6.800 lira- yani 1.292.000 Türk lirası olduğunu söyleyebiliriz] alanda, sadece 6 okaliptüs ağacı dikiliyor iki sene içerisinde (Özgün, 2013). Benzer şekilde, Muğla’nın bu sayılan ilçelerindeki bataklıkların kurutulmasının ve (bilmeden?) bu ilçelerin turizm alanları haline getirilmesinin ilk adımı 1905 yılında Dalaman’a yapılan yolun etrafına dikilen okaliptüslerle atılsa da buradaki bataklıkların kuruması ancak 1945 yılında gerçekleşiyor. Yani hemen ve hep beraber değişen bir Anadolu söz konusu değil.
(Muğla’daki okaliptüsler ile iliği daha güvenilir referans bulayım derken kendimi pek bir kaybettim linkler dünyasında. Bu Dalaman’a yapılan yol pek önemli hale gelmiş, “Aşıklar Yolu” ismiyle anılıyor şimdilerde, pek ilginç bir kültürel öğe haline gelmiş, okaliptüslere benimkinden çok daha sıcak yaklaşan, rivayetleri için kaynak arama gereğini duymadan hikayesini anlatan, içinde Halikarnas Balıkçısı’nın önemli bir rol oynadığı, sosyolojik tahayyülü okunabilir kılan, tatlı bir blog yazısı için bakınız: https://www.rehbername.com/rehberce/gokova-asiklar-yolunun-hikayesi )

hayatımdakibazıokaliptüsler6
Dalaman Yolu, Aşıklar Yolu, Gökova Yolu…

Özgün’ün makalede kullandığı dili benim bahsetmeden geçemeyeceğim şeylerden biri: “Okaliptüs ağacı kökleriyle süratle yayılıp fazla suyu emmesi nedeniyle bir yandan bataklıkları kurutarak doğal yaşamın korunmasını sağlıyor…” (Özgün, 2013, s. 15), “Osmanlı coğrafyasında başta bataklıklar olmak üzere doğal kirlilik alanlarının Tanzimat’ın yeni sosyal ve ekonomik politikaları kapsamında halkın sağlığını tehdit edici durumu nedeniyle ıslak edilmesine…” (Özgün, 2013, s. 24). Bataklıkları kurutmak nasıl “doğal yaşamı” koruyabilir? Doğal olan bu bataklıkların kendi ve içlerindeki yaşam değil midir? Tabi ki hayır. Bir hikâye anlatıyorsak, bizimki ilki değil. Bu coğrafya, her coğrafya, binlerce yıllardır şekilleniyor insan eliyle. İlk insan kaynaklı ekolojik değişimin tarihini milattan önce on iki bin olarak gösteriyor bazı araştırmacılar (Ellis et al., 2021). Bu bataklıklar da büyük ihtimalle insanın çevresiyle etkileşiminin sonucu olarak oluştu -ki Osmanlı heyeti bu alanları “geri kazanmaktan” bahsediyor. Bu durumda onlardan doğal kirlilik alanı olarak bahsedilebilir mi? Size “iyi de kardeşim, kirli insana ait bir tanımdır, gidip insan biçimcilik yapmayın, bataklık doğal ise nasıl kirli olur?” demiyorum -ki denebilir- “İnsandan ayrı bir doğa yok ki bunun onunla bağdaşmayan, onun dışında kalan tanımlarla irdelenmesine karşı çıkalım. Senin kafandaki insandan ayrı Doğa kirli olamaz tanımı gereği, benim direttiğim insana bağlı olanın kiri de yine sen-değilsen de sensiz mümkün değil!” diyorum ben onun yerine. Bu dil olayı kendiliğinden “kirli” olarak süregelmiş alanın yeni bir teknoloji ile “temizlenme çabasına”, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, bilen uzman ile bilmeyen çiftçinin ikiliğine kilitliyor. Oysa görülmesi gereken zaten değişimi süregelmiş alanların değişimi.

Bugün, örneğin Akyaka’nın toprağı ile yerlisinin (zorunlu/zorunsuz(!) göçlerle yuvarlanan bir imparatorlukta Akyaka’nın yerlisi kimdir?) ilişkilenişi ile bataklık olduğu zamanki (bu bataklığın üzerinde, ona bağlı yaşayan kimse yoktu ise kimdir yerlisi? Bataklıktan önce ne vardı burada?) ilişkilenişler nasıl farklılık gösterir? Bu kadar ciddi bir farkın içinde oynadığı rol düşünüldüğünde okaliptüsün kolonici karakterinden söz edilebilir mi? Denebilecek şu ki sağlık ağacı bu toprakların içinde oluşmadı, buraya devlet aklı™ ile getirildi, gerekli gereksiz yayıldı ve bugün baktığımızda geriye, tüm bu değişimlerin içindeki silik, cılız ipleri takip etmek bizi toprakla ilişkilenişlerimizin değişimi ve bunun içine Koloni fikrine nasıl yer verdiğimiz konusunda düşünmeye itebilir. Bu düşünce biçimi bizi doğal sorunlar ve yapay çözümlerin sıkıcı ve normatif ikiliğinden kurtarıp rizomatik düşünmeye (gerekli gereksiz Deleuze koymasa ölecek hastalığına iyi geliyor mu okaliptüs yağı?) itebilir ve örneğin şöyle bir hikâyeyi ortaya çıkarabilir:

hayatımdakibazıokaliptüsler4
Dedemin diktiği ikinci okaliptüs ağacı, bahçeden görünüşü

Dedemin Bahçesi

Takım sporuna başlayarak ergenliğimi ve erilliğin toksik dağ tepelerini keşfetmeye başlamadan önceki çocukluğumun tüm yazlarını İzmir’in Özdere Sahili’nde geçirdim. Dedelerimin ikisinin de bu koyda evinin olması, orta sınıflığın ucuna canla başla tutunma çabası içindeki nükleer ailemin diğer iki ferdinin yaz boyu İzmir’de çalışmak zorunda olması, benim evde tek başıma bırakılamayacak kadar (buradaki sıfatı okuyucunun takdirine bırakıyorum) olmam gibi sebepler, okulların kapanışından açılışına beni minik bir tatilci/yazlıkçı yapıyordu. Aşktan ölüme pek çok etkinlik, utançtan kıskançlığa pek çok duygu ile bu sahilde tanıştım; ki bazılarının hayaletleri hala kumları inşaat şirketlerince çalınmış sahilin taşları arasından sızıp rahatsız eder beni, masmavi denizde kulaç atarken elinize dolanan bebek bezi gibi. Babamın babası, ki yaşam hikayesinden pek keyifli ve (okuyucusuna göre) gururlandırıcı erken Cumhuriyet dönemi halktan gelip “halk için halka rağmen” mücadele eden entelektüel eseri çıkar, bu yazının konusu değildir. Annemin babası ise yazının en başında hikayelerini sunma sözünü verdiğim okaliptüslerin dikicisi olarak, hikâyenin bu kısmının kahramanlarından biridir; ki hikayemiz de post-post(!) Cumhuriyet dönemi “devletin tüm kurumları piyasa ve yolsuzluğa eriyor” eseridir.

Tarihsel verilerin sularında boğulmayı seçersek, üzerinde yerleşik yaşamın M.Ö. yedi bin yılı civarında başladığı iddia edilen Özdere, tarihsel süreçte olimpiyat yolcularından korsanlara, kölelerden kahinlere pek çeşitli güruhların mesken yeri olmuş. Bu güruhların toprakla girdikleri ilişkilerin farklılıkları Osmanlı döneminde -korsanlardan Sivri Hisar (sonra Seferihisar olacak) Kalesi ile korunmaya çalışılan- tarım alanları haline gelerek çözülüp gidiyor.

(Buradaki bilgilerin çoğu Özdere.org isimli kurumsal olmayan bir web-sitesinden geliyor. Bu bilgileri başka kaynaklarla karşılaştırmadım. Site sahibi belli ki bir Özdere-sever, sitedeki tarih bilgilerinin kaynağı ise “Araştırmacı Arkeolog Engin Çokbankir ve Ercan Çokbankir” olarak gösteriliyor. Ben kendim bir hikaye anlatıcı olarak, burada bu bilgilendirmeden sonra, bu bilgileri iletmekte sakınca görüyorum.)

1478 yılında nüfusu 116 hane olarak belirlenen (tabi o zamanki sınırları ile bugünkü sınırları aynı değil, hikâyenin gidişatı için böyle matah bilimsel detayları umursamayın, farz edin ki hakkında konuştuğu her boku bilen şişman, yaşlı, gözlüklü bir adam ya da arkadaşı CNN’de konuşuyor öğrencilerini taciz etmekten zaman bulduğunda) Özdere’nin 1965 nüfusu 150 hane; 1407 kişi. 2015 yılında ise Özdere nüfusu sadece yerel halk sayıldığında on beş bin olarak belirlenmişken, tatilciler eklendiğinde yüz bine çıktığı iddia ediliyor (Özdere.org, n.d.). Özdere’de bulunan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 2021 yılı itibariyle belge almış tesislerin yatak sayısının yedi bin bile olmadığını düşünürsek (T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2021), bu yüz bin kişinin toprak ile ilişkilerinin tesislere kümelenen turistler olarak değil, yazlıklarına gelen yazlıkçılar olarak şekillendiği iddia edilebilir ve bu kadar kısa sürede bu kadar ciddi bir artışın ve etkileşim şeklindeki değişimin sonuçları merak edilebilir.

Bizim hikayemiz 1971 yılında, yani bu nüfus patlamasının ve altı yüz yıldır baskın olan toprağı değerlendirme şeklinin değişiminin ilk zamanlarında [bölgedeki ilk iki otelin yapımının 1968 yılında bittiğini de düşünürsek (Özdere.org, n.d.)], başlıyor. 1971 yazında dedem, ananem, yedi yaşındaki annem ve iki yaşındaki teyzem Özdere Sahili’ndeki tek tük yapılaşmalardan birinde kiracı olarak tatil yapmaya gidiyor (referans ananem). Bu evler sahilin dibinde olduğu halde balkonlarından denizi görmek mümkün değil, çünkü kumsal bir dağı andırıyor; üzerinden ancak tırmanılarak denize ulaşılan bu kum tepelerinin üstü baharlarda papatya ve gelinciklerle kaplanıyor. Onlar ile evlerin arası ise sazlık. Bu sazlıkların içinden akrep ve yılanların “fışkırdığını” anlatır durur ananem hala. Geceleri ışık kirliliğinden yoksun gökyüzü siyah satene dökülmüş toz şeker gibi gözükürmüş ve civardaki derelerin Ege’ye döküldüğü “Azmak’ta” dev sazanlar zıplarmış Samos’a selam gönderircesine.

Şimdi denizi görmek için balkona bile gerek yok; bu kum tepeleri inşaat firmaları tarafından kamyon kamyon taşınmış/çalınmış. Bu ucuza getirilen kumun yahnisi olan evler yavan depremlerden sonra hala duruyor mu, bilmiyorum. Sazlıklar yine inşaatlar ile yok oluyor, öyle ki, koyun kuzey ucundan bir sonraki koya geçerseniz, denize çok daha uzak inşa edilmiş evlerin önünde hala sazlar mevcut; içlerinden herhangi bir şeyin fışkırabileceğini sanmıyorum ancak artık.

Geri dönelim hikâyeye, bizimkiler pek seviyor ortamı ve kendilerine ait bir ev inşa etmeye karar veriyorlar buraya. Çevredeki arazilerin sahibi bulunuyor; zor bir iş değil bu etraftaki yapıların ve arkadaki köyün nüfusunun azlığı ile toprak sahipliğinin hep tekelleşen bir kapital olduğu düşünüldüğünde, birkaç arazi alınıyor, biri hariç hepsi sonrasında başkalarına satılıyor; bu kâr amaçlı ise bile eminim dedem zarar etmenin bir yolunu bulmuştur bu satışta, öyle bir insandı o. Bu mekânı bu sıradan yakalayan tek kişi değil ancak, çevredeki araziler pek hızlı satılmış, her sene yeni yapılar başlıyor oluşmaya etrafta. İnşaatlar başlıyor başlamasına ama neden sonra mühürleniyor bazıları, çünkü bu araziler tabi ki, tarım arazisi. Bu noktadan sonrası biraz karman çorman bir hikâye, yolunuz düşerse gelin sorun; bu sahilde evi olan kimse hiçbir kuralı çiğnememiş, esnetmemiş, araya büyük deri koltuklarda otura otura vatanı için hemoroid olan bir tanıdığı sokmamış ya da Özal’ın işini bilen memurlarından yararlanmamıştır (nasıl yararlansın zaten, ancak 1987’de icat edecek Özal yolsuzluğu). Aynı şekilde sorduğunuzda ortaya çıkacaktır ki herkesin komşusu, sadece bu bokların her birini yemekle kalmamış, aynı zamanda bundan zerre rahatsız da olmamıştır. Daha da komiği, Yaz, tüm insan-kaynaklı-iklim-krizi neşesiyle yangınlarını serpiştirirken Ege’nin çamlıklarına, bu ev sahipleri ateş kusar: “Bunlar otel yapmak için yakıyor güzelim ormanları! Utanmazlar!” Geç bunları anam babam geç bunları, balkonda otururken esiyor mu denizden güzel, onu anlat sen bize, en yüce duyguların, en asil milletin, en kutlu yorgun-sosyal-demokratı, ey Egeli yazlıkçılar.

hayatımdakibazıokaliptüsler3
Sahilden dedemin ağaçlarının ve evinin görünümü

Katarsis

E hocam bizim bi’ okaliptüs vardı? Geliyor. Buraya kadar hep koloni ilişkilerinde incelediğimiz yayılışı Özdere Sahili’nde nasıl? Dedem yeni evlerinin bahçesine, ki bu bahçe sazlıkların içindeki bir çam ağacından ibaret o sırada, iki okaliptüs ağacı dikiyor. Sebep? Dedem bu soruyu cevaplamak için fazla ölü, ama annem ve ananeme göre üç sebebi var, okaliptüsüm çabuk büyümesi, çok gölge yapması, kökleri derinlere indiğinden dolayı kumsalda bile iyi tutunması. Tanıdık geldi mi? Burada Dedem ile KWT kolonicisi arasındaki benzerlikler ve farklar neler? İkisi de belli bir bilgi birikimi ile hareket ediyor, toprağa yaptıklarının topraktan öte sonuçlarının bazılarını umarak ve bazılarını bilmeden. Buna kolonicilik diyebilir miyiz; her toprak etkileşimi böyle değil midir? Tarlasını eken çiftçi ne kadar farklıdır bu analizden? Tarım kendiliğinden emperyalist bir tavır mıdır? Ya da emperyalizmin ve tarımın aynı “Doğal olan (ki bu Doğa’nın nasıl politik olarak oluşturulduğundan bahsettim) üzerine mutlak kontrol” fikrinden geldiği söylenebilir mi? Az çok bunu iddia ediyor Plantasyanosen (Plantationoscene) teorisyenleri, ve hem koloni sevdalıları hem koloni düşmanları tarafından eleştiriliyorlar; eleştirilmeliler de koloniyi insana hapsolmaktan kurtarma çabaları içinde insanı yok ederken insanı tek ettikleri için. Yani; koloniyi toprakla girilen etkileşime hapsetmeyip, ilişkilenime takip edersek, onu duygusuz mekaniklikten kurtarıp sosyal gerçekliğini ortaya çıkarırsak, farklar oluşabilir belki. Ancak, şu da kesindir ki Özdereli toprak sahibi Egeli yazlıkçının karşısında, Afrikalı Bushman halklarının İngiliz kolonicilerin önündeki konumlarına kıyasla daha güçlü bir konuma sahiptir. Bu toprağı satmak toprak ile olan tüm ilişkilenimleri satmaktır, söz hakkı ve gerekçe uçup gider demek değil tabi ki; Türkiye’de kaç Türk toprak sahibi? Ya da satsalar bırakırlar mı Türk olmayı?

İlginç olan benzerlik bilmede bence. Özgün, makalesindeİ yerel halkın okaliptüsün devası olduğu dertlerle baş etmek için başka deva bitkilerden haberdar olduklarından bahsediyor (Özgün, 2013). Bu sebeple okaliptüsün Osmanlı’nın sön döneminde (hak ettiği?) önemi görmediğini söylüyor. Burada tam tersi mevcut, dedem şehirli bir radyolog, bir şeyler biliyor bilmesine “bahçe işleri” ile ilgili evet ama onun bilgileri de imparatorluk botanikçileri gibi, ansiklopedik; yaşamsal süreçten değil, bilme işinin kurumlarından geliyor. Bu sebeple yerel bir ağaca değil de okaliptüse yöneliyor dedem. Bunu kesin biliyor muyum? Hayır, utanmadan iddia ediyorum ama! Hikayeme de uyuyor, Ege’deki bahçesine gölge arayan radyoloğun aklına Tazmanya’daki ağacı getiren sistemdir koloni. Yani sadece bizi baskılayan ya da bizim başkalarını baskıladığımız bir hayali ikilik değil bu, size ateş edecek düşman göstermiyorum, şunu deme derdindeyim, kurşun dediğimde aklına gelebilenlerin sınırını çizen ilişkiler ve bu ilişkiler içinde toprakla bağını yeniden üreten sistem koloni. Hepimiz kolonide yaşıyoruz. Ama ne hepimiz aynı kolonide yaşıyoruz ne de koloni yaşamı aynı şekilde kurgulatıyor hepimize.

Koloni yine de akıp gidiyor en beklenmedik etkileşimlerimizin içinden. Hindistan’ı fetheden İngilizlerin gemilerini yiyen yerel termitler, taşındıkları Britanya adasına yayılınca birileri çıkıp demir gemileri icat ederse (Tsing, 2012), pruvada koloninin insanla-sınırlı-kalmayan etkileşimlerini görmek durumundayız. Plantasyanosencilere pek “hade lan” diyen teorik diyaloğun karşısında, Deleuze okumadan ondan bahsetme sevdamız içinde her yerde “entanglement” (akademisyenler nasıl çevirmiş bilmem ama, sarmaşığı hatırlatan bir karmaşık sarılmışlık, bağlanmışlık söz konusu terimde) görürken bitkileri mi unuttuk?

Değişen mekân ile kaybedilenin ne olduğu ve onun değeri tabi ki ayrı bir tartışma konusu. Bataklık, kötü havanın, hastalığın mekânı, ekonomik kazancın ölmeye gittiği yer… Nasıl değere biniyor şimdi iklim krizi bizi “Karbon tutan mekân” diye bir şeye değer vermek zorunda bıraktığında? Bu sazanlar, akrepler, papatyalar, yılanlar, gelincikler; yok hiçbiri bugün Özdere Sahili’nde. Biyoçeşitlilik diyeceğim ama dur diye bağıracaksınız bana, git sahilden öteye gir denize, balık yok! Oraya dikilen okaliptüsler de öğrenciye bırakılmış olsun ev ödevi olarak.

hayatımdakibazıokaliptüsler2
Özdere’deki ilginç mekansal değişimler bazen beton

Kapanış Öncesi Notlar

Toprağı geçmişinden kopararak, belirlenmiş bir fayda üretim alanına çevirmek… Sağlıklı koloninin alanı ya da hamağında sallanan dedemin alanı… Bataklık değere binince geçmişe yargı dağıtmak değil dert, koloninin düşünce dünyamızı sarışını görmek. Avrupa ister kolonici Güney Afrika’da, Avusturalya’dan getirdiği ağaçla üretir Avrupa’yı, Avrupa değişir/türer Avrupalı habersizdir. Kimse çıkıp sormaz mı, be deyyus, Güney Afrika’da Avrupa’ya ne gerek? Olmayıversin. Diyemezsin, tarihçiler uyarır bizi, tarih böyle çalışmaz, ne mutlu ki biz de tarih çalışmıyoruz, hikâye anlatıyoruz. Dedem hemen gölgede bir salıncak ister, oysa sazlıktan yazlık olmamalıdır belki? Karar bizim değil, kimseye vermeli de değiliz ancak. Ki, bunlar ana derdin yanına düşülen notlardır; dert istenen gölgeyi getirmede kullanılan aracın nasıl seçileceğini belirleyen, tarihe, politikaya, bilime, ekonomiye sarılmış, bilgi altyapısıdır.

Bir not daha, burada öyle beklenmedik etkiler oluyor ki yukarıdan pek farklı okumak mümkün bunu; daha iyimser, daha insan-sonrası ya da daha apolitik okumalar. Örneğin, aynı kafa ile bahçenin kumsal kıyısını kaktüslerle kapatıyor dedem, tek kişinin geçebileceği bir delik haricinde. Üç kızı var dedemin sonuçta, el-alem bakmamalı, rahatsız etmemeli. Bu kapalılık komşuların bahçeleri arasında da söz konusu; o kadar ehli bahçeler ki parsellenmiş yapıları vahşi terimini üretiyor kendi kendine ötekiliğinde. Bu tabi ki beraberinde bahçeden denizi görmeyi imkânsız kılıyor, oradan gelen rüzgârı da pek kesiyor. Bugün otururken okaliptüsün altında, terden geberirken şuna gülmek (ya da ağlamak) mümkün; Namus bekçisi kaktüsler giriyor denizle arama.

Yani diyebilirsiniz ki, siz doğaya hükmetme planları yaparken doğa güler size. Bunu sevmiyorum ben yine bir öteki ama bu sefer yüce Doğa üretiyoruz diye. Keyifli örnekleri var tabi; Avusturalya’da sineklerle mücadele için kara kurbağası salıyorlar göletlere, kurbağaları avlayabilecek (ya da zehirli olan kurbağaları avlarken ölmeyecek) bir canlı olmadığı için etrafta iş çığırından çıkıyor, mahsullerine ve köpeklerine zarar gelen koloniciler ile avları kurbağa avlamaya kalkıp öldüğü için gençlerine avlanmayı öğretemeyen Aborjinler bir araya gelip kurbağaları yok etmeye çalışıyorlar (Nyquist, 2015). Güzel bir instagram kıssadan hisse hikayesi çıkardı buradan. Benim derdim ise doğa üzerine plan yapabilme olasılığını şekillendiren yapının eleştirilmesi için hareket rotasının incelenmesi, o sebeple takip ettik okaliptüsleri buraya, yani bana kadar. Derdimi anlatabildiysem ne mutlu, on beş sayfada anlatamadıysam zaten anlatamayacakmışım.

Kapanış ve Davet

Hikayemiz ise bitmedi. Dedemin okaliptüsleri kendi bahçeleri henüz (t)üretilmekte olan komşulara yayılıyor. Onlar da dikiyorlar. Biri yıllar sonra uçurtmamı çalıyor bu ağacın, diğerleri yayılıyor sahil boyu, sonrasında yaz kampı kurulduğunda artık sahile sıfır evlerin önlerinde oluşmuş olan sahil yürüyüş yolunun üzerine, onlarca okaliptüs ağacı sağlıyor kampçılara gölgeyi ve sağlığın kokusuyla kovuşturuyor ortak tuvaletlerin kendine has sidik kokusunu. Bugün yaz kampı kapalı, okaliptüsler ise sıkı sıkıya sarılmış birbirine, şunu soruyorlar: nasıl geldik buraya, niye geldik buraya bilmiyoruz, ama bu saatten sonra bizden ayrı bir burası düşünmek pek kolay değil. Alın size antropomorfizm.

(Yazıyı yayınlamak üzereyim, Kıbrıslı bir arkadaşımla konuşuyoruz yazı hakkında, “Abi” diyor, “Sen İngiliz kolonisi, okaliptüs falan yazmışsın ya şimdi, neden Kıbrıs’tan bahsetmedin hiç, bizim oraya da getirmişler bataklık kurutmaya; niye gittin ta Güney Afrika’ya?”. “Çok zeki bir insan olmadığım için”, diyemiyorum, ama buraya yazabilirim.)

Geldik bu hikâyenin sonuna, selam veriyorum sahnesinde elektronik cihazınızın. Bir selam, bir davet. Bu yazı benim çevremdeki ağaçlarla nasıl ilişkilendiğimi düşünüşümün üzerinden çıktı. Belki gerektiği kadar oto-etnografik değil, belki hak ettiği kadar refleksiz değil, hep topu on altı sayfalık bir deneme bu, ama burada bitmek zorunda değil. Davet ediyorum sizi ey okur, düşünmeye kendi etkileşimlerinize ağaçlarla. Ben ki ne Ege denizi, ne de çevresinden sallanan okaliptüs yaprakları tarafından üretildim, her üşüdüğümde aklıma gelir çocukluğumun Eylüllerinde rüzgarlarla sallanan okaliptüs dal ve yapraklarının sesi. Terk edilmiş yazlıkla, bomboş balkonlardan atladığım ya da bisikletle kaybolduğum gelir aklıma. Sizi siz yapan ağaç nedir gibi bir soruya gerek yok, ama hangi ağaçlarla girdiğiniz nasıl etkileşimler parçası siz olarak hayal etmekten keyif ya da etmekte gerek duyduğunuz şeyin? Düşünün. Oturun yazın. Bir “Hayatımızdaki Pek Çok Ağaçlar” kanonu oluşturalım birlikte. Ne kadar ciddiye almak isterseniz o kadar ciddi bir davet bu, altında, içinde ve üstünde yaşadığımız bu dev kolonide az iş değildir ağaçlarla düşünmekten ötede, ağaçlarla yaşamaktan ötede, ağaçlarla yaşamış olmanın farkındalığı üzerine düşünmeye kalkmak.

Dedemin okaliptüslerinden biri namus bekçisi kaktüslerin üzerinden sahile eğiliyor; belki selamlıyor sizi?

Kaynakça

  • Allard, E. B. (2015). The crescent and the dagger: Representations of the Moorish other during the Spanish Civil War. Bulletin of Spanish Studies, 93(6), 965–988. https://doi.org/10.1080/14753820.2015.1082811
  • Australian War Memorial. (2019). Dawn of the Legend: The Anzac spirit. Australian War Memorial. Retrieved September 8, 2022, from https://www.awm.gov.au/visit/exhibitions/dawn/spirit#:~:text=The%20legend%20of%20Anzac%20was,seen%20as%20the%20Anzac%20spirit.
  • Ellis, E. C., Gauthier, N., Klein Goldewijk, K., Bliege Bird, R., Boivin, N., Díaz, S., Fuller, D. Q., Gill, J. L., Kaplan, J. O., Kingston, N., Locke, H., McMichael, C. N., Ranco, D., Rick, T. C., Shaw, M. R., Stephens, L., Svenning, J.-C., & Watson, J. E. (2021). People have shaped most of terrestrial nature for at least 12,000 years. Proceedings of the National Academy of Sciences, 118(17). https://doi.org/10.1073/pnas.2023483118
  • Flikke, R. (2015). Smell of Decay, Scent of Progress: Eucalyptus as a Public Health Actor in Victorian South Africa. Aura Workıng Papers: Wreckage And Recovery: Exploring the Nature of Nature, 2, 15–33.
  • Grey, J. (2008). A military history of Australia. Cambridge University Press.
  • Haraway, Donna J. 2003. Companion Species Manifesto: Dogs, People and Significant Otherness. Chicago: The University of Chicago Press.
  • The Incorporated Society for the Conversion and Religious Instruction and Education of the Negro Slaves in the British West India Islands. (1807). Select parts of the holy bible: For the use of negro slaves, in the british west-india islands.
  • Jedwab, R., Meier zu Selhausen, F., & Moradi, A. (2022). The Economics of Missionary Expansion: Evidence from Africa and implications for development. Journal of Economic Growth, 27(2), 149–192. https://doi.org/10.1007/s10887-022-09202-8
  • Liboiron, M. (2021). Pollution is colonialism. Duke University Press.
  • Nyquist, J. R. (2015). Ways of Contextualizing Cane Toads: Invasive species and Community Engagement in the Making. AURA Working Papers: Wreckage and Recovery: Exploring the Nature of Nature, 2, 33–54.
  • Pamuk, Ş. (2000). A monetary history of the Ottoman Empire. Cambridge University Press.
  • Peires, J. B. (1976). A history of the Xhosa c. 1700-1835.
  • Rees, A. (2001). Anthropomorphism, anthropocentrism, and anecdote: Primatologists on primatology. Science, Technology, & Human Values, 26(2), 227–247. https://doi.org/10.1177/016224390102600205
  • Scaleydragon. (2018, October 2). From India to Persia. Alexander the Great’s return. Legio I Lynx Fulminata. Retrieved September 8, 2022, from https://legioilynx.com/2018/10/01/from-india-to-persia-alexander-the-greats-return/
  • Scott, E. (1941). Australia during the War.
  • Sluyter, A. (2001). Colonialism and landscape in the Americas: Material/conceptual transformations and continuing consequences. Annals of the Association of American Geographers, 91(2), 410–429. https://doi.org/10.1111/0004-5608.00251
  • T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü. (2018). Cumhuriyet Altını Üretimi. Retrieved September 8, 2022, from https://www.darphane.gov.tr/cumhuriyet-altini-uretimi
  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı. (2021). Neredeyim: Menderes. Retrieved September 8, 2022, from https://izmir.ktb.gov.tr/
  • Tankard, K. (2009). The Eastern Cape’s German Settlers: Chapter 3: The German Military Settlers. The New Labyrinth of East London Lore. Retrieved September 8, 2022, from https://web.archive.org/web/20110710164419/http://www.eastlondon-labyrinth.com/germans/index.jsp
  • Tsing, A. (2012). Unruly edges: Mushrooms as companion species. Environmental Humanities, 1(1), 141–154. https://doi.org/10.1215/22011919-3610012
  • Tsing, A. L. (2021). The mushroom at the end of the world: On the possibility of life in capitalist ruins. Princeton University Press.
  • Çapan, F., & Güvenç, B. (2017). Kavimler Göçü ve Batı Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü. 21. Yüzyılda Eğitim Ve Toplum, 6(12), 629–640.
  • Özdere.org. (n.d.). Özdere’nin Tarihçesi – Kasura, Dioshieron, Kesri, Kesre, Özdere. Özdere’nin Tarihçesi. Retrieved September 8, 2022, from https://www.ozdere.org/tarihce.php
  • Özgün, C. (2013). Osmanlı Ağaç Kültüründe Yeni ve Egzotik Bir Tür: Okaliptüs. Çağdaş Türkiye Araştırmaları Dergisi, 13(26), 5–29.
Paylaş:
Default image
Efe Cengiz
ODTÜ - Sosyoloji / Goethe Uni. Frankfurt - MA. Bilim ve Teknoloji Çalışmaları / Groningen Uni. Campus Fryslân Bilgi Altyapıları Departmanı - Doktora öğrencisi