Aynı Rayda Birbirine Doğru Hızla İlerleyen İki Tren: Hamlet ve Laertes

 “(…) Ama unutma ki, babanın da babası öldü
Büyükbaban da yitirdi babasını[1].”

İlk kez 1603’te sahnelendiği kesin olarak bilinen ve William Shakespeare’in ünlü tragedyaları arasında en çok okunan ve en çok sahneye konulan oyun olma özelliğini taşıyan Hamlet, tahmini olarak 1601-1602 yılları arasında kaleme alınmıştır[2]. Hamlet, tiyatro kuramcılarının yanı sıra farklı disiplinlerde çalışma yürüten araştırmacıların da ilgisini çekmiştir. Jan Kott tragedyanın söz konusu popülerliğini şu cümlelerle açıklar:

Hamlet’e adanan bilimsel inceleme ve çalışmaların bibliyografyası, Varşova
telefon rehberinin iki katı büyüklüğündedir. Hamlet kadar, hiçbir et ve kemikten
yapılmış Danimarkalı hakkında bu kadar geniş şekilde yazılmamıştır[3].

Kott’un sözünü ettiği bilimsel gelişmeler, en büyük ve en net karşılığı psikanaliz alanında bulmuştur. Freud’un 1924 yılında ortaya koyduğu ve Kral Oidipus efsanesi ile örneklediği Oidipus Karmaşası kuramı, Hamlet’in de bir oyun kişisi olarak psikolojinin ve psikanalizimin ilgi alanına girmesine neden olmuştur. Oidipus, Hamlet’in prototipidir fakat Hamlet’in yaşadığı Ödipal kompleks daha karmaşıktır[4]. Sophokles, Kral Oidipus’ta kahramanın içinde bulunduğu karmaşayı kehanetlerin gerçekleşmesinin gösterilmesi açısından daha açık bir şekilde yansıtırken, Hamlet’te gizemli ve baskılanmış bir durumla karşılaşırız. Freud Düşlerin Yorumu’nda bu durumu şu cümlelerle açıklamıştır:

Trajik şiirin bir diğer yaratısı olan, Shakespeare’in Hamlet’inin kökleri
Kral Oidipus ile aynı topraktadır. Ancak aynı malzemenin değişik işlenişi,
uygarlığın birbirinden çok ayrı iki dönemindeki zihinsel hayatlardaki bütün
farklılığı ortaya çıkarır: İnsanlığın duygusal yaşamında baskılanmanın
seküler ilerlemesi. Oidipus’ta alta yatan çocuğun fantezisi açığa çıkarılır
ve bir rüyada olduğu gibi gerçekleştirilir. Hamlet’te ise bu fantezi bastırılmış
olarak kalır ve onun varlığını ancak engelleyici sonuçlarından öğrenebiliriz[5].

Hamlet’e yöneltilen Freudyen bakışa göre ortada iğdiş edilmiş bir baba vardır ve Hamlet’in görevi bu suçu işleyeni bulup onu iğdiş etmektir. Kral Oidipus’ta kendini cezalandırmak ile sonuçlanan bu karmaşa, Hamlet’te ise çözümsüzlüğü getirmiştir. Hamlet, amcası Claudius tarafından öldürülen babasının intikamını bir türlü alamaz. Bu durumun en somut sebebi Kral Hamlet’i öldürüp Hamlet’in annesi Gertrude’a sahip olan Claudius’un Hamlet’in bastırılmış çocukluk taleplerini gerçekleştirmesidir[6].

Lacan da Freudcu gelenekten uzaklaşmamak adına Oidipus’u Shakespeare’in kahramanı Hamlet’le birlikte ele almış ve Hamlet’in iki ölüm arasında olduğunu belirtmiştir. Lacan’a göre Hamlet, ölü bir babanın hayaleti ve kendisine kadınlıktan nefret etmeyi aktarmış bir annenin tutsağıdır. Bu durumda Claudius’u öldürmek yetmeyecektir. Aynı zamanda onu cehenneme de göndermek gerekir. Bu iki aşamalı ölümle Hamlet başa çıkamaz ve Lacan’a göre yararsız bir intikamı gereğinden fazla istediği için başarısız olur[7].

Hamlet’i intikam almaya götürmesi gereken nefret duygusu, kendisine kızmasıyla ve kendisinin iyi bir insan olup olmadığına yönelik vicdani tartışmalarla yer değiştirmiştir[8]. Aynı zamanda Hamlet, gerçekleştirmesi gereken eylemin ağırlığı altında düşünceleriyle boğuşmaktadır.

HAMLET

(…)

Gerçek büyüklük sayılmaz.

İşe şeref karıştı mı,

Hiç uğruna kavga çıkarmaktadır büyüklük daha çok.

Ben ne duruyorum öyleyse, ben ki

Öldürülmüş bir babam, kirletilmiş bir anam var

Aklıma da kanımı da kızıştırmak için,

Ben hâlâ uyutmaktayım her şeyi.

Nasıl yüzüm kızarmasın görünce karşımda

On binlerce insanın yakın ölümlere gittiğini?[9]

Ernest Jones’un 1976 yılında kaleme aldığı “Oidipus ve Hamlet” adlı makalesi, Hamlet’te Oidipus’un izini süren psikanaliz çalışmaları arasında bir klasik olarak gösterilir. Jones, Freud’un temel görüşlerini desteklerken aynı zamanda oyunu üç farklı bakışla inceleyip araştırmanın ilerleyişini sağlamıştır. İlk olarak Jones, çatışmalı sevgi ve nefret durumlarına, oyunda baba ve oğulun farklı figürlere bölünmesi ya da ayrıştırılmasının yolunun nasıl işlendiğine değinmiştir. İkinci olarak ise Jones Freud’un hep bunu istemiş olduğu için Clauidius’tan intikam alamadığı görüşüne katkıda bulunmuştur ve bu düşünceyi bir adım ileri taşımıştır. Jones’a göre Hamlet, annesinin kocasını öldürürse babadan kurtulma isteğini eyleme koyacak ve annesiyle birlikte olacaktır. Bu durumda Hamlet’i durduran şey çocukluk çağında Ödipal isteğini bastırmış olan güçlerden başkası değildir. Son olarak Jones, erkek kardeş Claudius’un abisini öldürerek oğulun babaya saldırısını gerçekleştirmiş olduğunu savunur. Hamlet’in babasına yöneltmek istediği eylemleri Claudius çoktan gerçekleştirmiştir[10].

HAYALET

 Bütün Danimarka’yı düpedüz aldattılar

Ölümüme böyle bir sebep uydurarak.

Ama şunu bil ki soylu oğlum benim,

Babanın canına kıyan yılan

Onun tacını giyiyor şimdi

HAMLET

Ey bilinmeyeni bilen ruhum benim

Amcam demek[11]? 

Jones’a göre Hamlet’in amcasının babasının katili olduğunu öğrenmesine rağmen intikam almakta gecikmesinin temel nedeni babasına karşı duyduğu bastırılmış nefret duygusudur. Hamlet bu sebeple bu duygulardan korkup onlarla yüzleşmekten kaçınmaktadır[12]. Hamlet, amcası ile arasındaki bu kuşkulu durumu oyunun birinci perdesinin ikinci sahnesinde kendi kendine sarf ettiği sözlerle dışa vurur:

KRAL

Güle güle git, Laertes, gününü gün et.

Gönlünce tadını çıkar gençliğinin.

Ya sen, Hamlet, yeğenim, oğlum…

HAMLET

(Kendi kendine) Yeğenden biraz fazla, oğuldan bir hayli az.[13]

Lacan’a göre Hamlet’teki temel sorun fallusa kimin sahip olduğudur. Fallusu fiziksel bir nesne olarak değil yaşamın bir göstereni olarak görür ve ona göre fallus simgesel bir olgudur. Hamlet’in çocukluğunda bir şekilde üstesinden gelebildiği Ödipal saplantıları babasının ölümü ve amcasının fallus simgesinin yeni sahibi olmasıyla yeniden açığa çıkmıştır. Annesi tarafından yaşadığı düş kırıklığıyla fallusu ikinci kez yitiren Hamlet, bu sebeple Ophelia’ya yönelir[14]. Lacan, 1958-1959 yıllarında gerçekleştirdiği Arzu ve Arzunun Yorumu seminerinde arzusunu yitirmiş bir karakter olan Hamlet’i ele alırken konuya Ophelia üzerinden giriş yapar. Lacan, bu seminerde Ophelia karakterini daha önce farkına varılmamış olmasına şaşırdığı bir dil oyunuyla tanıtır. Ophelia’ya “O Phallos” diyen Lacan, bu isimle fallusa gönderme yapar. Aynı zamanda Ophelia’nın kendini boğduğunda elinde taşıdığı “ölü adamın parmakları” çiçeği yani Orchis Mascula (sahlep) adamotu bitki ailesiyle ilişkilidir ve oyundaki fallik elementlere işaret etmektedir[15]. Ayşegül Yüksel’in aktarımına göre Mutluhan İzmir ise yine Lacancı bir yaklaşımla Hamlet’in simgesel varoluş ve imgesel varoluş arasında sıkışıp kaldığını açıklar.

Hamlet, Oidipus olmayı ve annesine simgesel dünyada sahip olmayı
istememektedir. Bu durumda Hamlet, simgesel kimliklerin yok edilmesi yoluyla
imgesel kimliklerde ölümsüzlüğe ulaşmak gibi bir hedefe yönelir. Bu yolla
hem ölümsüzlüğe ulaşacak, hem ideal anneyi yeniden yakalayacak hem
de ideal annenin gözündeki şefkatli bakışlarda yaşayan ideal kendiliğinden
yerini bulacaktır. Yani Hamlet’in anneye sahip olma sorunu cinsel
bir arayıştan ziyade bir kimlik arayışıdır[16].

 

Hamlet, bu kimlik arayışıyla birlikte dürtülerini kontrol altına almaya çalışmanın yarattığı sıkışıklıkla da boğuşur. Adeta karanlık bir dehlizin içinde yol almaktadır ve babanın yeniden görünmesiyle dehlize girdiği yolu şaşırır. Bu şaşkınlık durumu onun harekete geçmesini engelleyecektir. Erich Wulffen 1912 yılında yaptığı bir çalışmada Hamlet’i engelleyen dürtünün annesine yönelik cinsel duygular olduğunu öne sürer.

LORD

Efendimiz, yüce kral, size genç Osric’i yollamışlar, o da kendilerini burada beklediğiniz haberini getirmişler. Benimle sorduruyorlar: Laertes’le şimdi mi karşılaşmak isterdiniz, yoksa bunun başka bir zamana bırakılmasını mı?

HAMLET

 Dediğimden dönmüş değilim. Kralın arzusu yerine gelecek. Kendileri hazırsa ben de hazırım. İster şimdi, ister başka bir zaman, yeter ki elim kolum yerinde olsun[17].

 

Oyunun beşinci perdesinin ikinci sahnesinde Laertes’le karşılaşmak için sabırsızca hazırlık yapan Hamlet’in farkında olmadan atladığı bir şey vardır. Laertes, Hamlet’e göre daha avantajlı konumdadır. Çünkü onun annesi yoktur ve anneden kopuşu gerçekleştiren Laertes kolayca intikam alabilir pozisyondadır. Wulffen’e göre Hamlet babasını öldürdüğü için değil, annesiyle birlikte olduğu için Claudius’tan nefret etmektedir. Ve intikamını alabilmesinin tek yolu annesinin ölümünden geçmektedir[18]. Bu bakış açısına göre, Hamlet’in annesine karşı tutunduğu düşmanca tavra babanın yokluğunun yarattığı bir takım psikozun sebep olduğunu söylemek mümkündür. Hamlet, annesine karşı her fırsatta öfke dolu sözler sarf eder.

HAMLET:

(…)

Ovuşturup durma ellerini! Sus! Otur!

Ben yüreğini ovuşturayım senin! İyi gelir belki,

Yumuşak bir yanı kaldıysa tabii,

Korkunç işlere alışıp, kaşarlanıp

Bütün duygulara karşı zırh giymediyse.

KRALİÇE

Ne yaptım ki böyle konuşabilesin benimle

Durmadan kırbaç şaklatır gibi yüzüme?

HAMLET

 Öyle bir şey ki yaptığın,

Karartır Gülpembe yüzünü temiz kadınlığın,

İki yüzlülüğe döndürür ahlâkı, fazileti,

Saf bir sevginin alnındaki gülü koparıp

Kara bir damga basar yerine[19]! 

Hamlet Ödipal evrende henüz annesinden kopamamıştır. Baba Hamlet bir şekilde ortada yoktur ve Hamlet babasına duyduğu muhtaçlık ve aynı zamanda nefret dürtüleriyle oklarını annesine yöneltir. Fakat Ödipal karmaşasını karmaşık düzlemden kurtaramayan Hamlet, hayalet olarak bile olsa babasıyla karşılaşmıştır ve simgesel babası tarafından yeniden iğdiş edilme korkusunu yaşamaktadır. Diğer yandan gerçek babalığını yapan amcası aynı zamanda imgesel babasıdır ve onun tarafından da iğdiş edilme tehlikesi vardır. Bu kaotik atmosfer içinde Hamlet, tıpkı ergenlik çağındaki bütün gençler gibi annesine karşı içinde var olan şiddet dürtülerini de bastırmaya çalışacaktır. Bu durumun en belirgin yansıması üçüncü perdenin üçüncü sahnesinde annesinin yanına gitmeye karar veren Hamlet’in iç konuşmalarında görülür.

HAMLET

(…)

Ama tut kendini.

Ananın yanına gidiyorsun şimdi.

Yüreğim, katılaşma, taş olma sakın, yüreğim!

Neron’un canavarlığı girmesin içine.

Bırak sert olmasına sert, ama insan kalayım

Hançer gibi konuşayım, hançer olmadan.

Dilim de, içim de iki yüzlü olsun bu işte:

Sözlerim canını ne kadar yakarsa yaksın,

Sakın, ey ruhum!

El kaldırmama izin verme sakın[20]! 

Hamlet’teki babalık problemine Freud’dan farklı bir biçimde yaklaşan Carls Gustav Jung’un teorisinde ise cinsellik çok önemli rol oynamaz. Amerikalı incelemeci Rogers-Gardner’in Jungcu yaklaşımını yansıtan Jung ve Shakespeare başlıklı çalışma, Hamlet’in Freudyen olmayan bir çizgide de ele alınabileceği düşüncesini ortaya koymuştur. Jung’un arketipsel çalışmalarını ele alan Gardner’a göre Hamlet oyun boyunca ‘bilge yaşlı adam’ ile ‘baştan çıkarıcı anne’ arketiplerini uzlaştırmaya çalışır. Bu iki arketip oyun boyunca birbiriyle çatışmaktadır. Hamlet, annesiyle bir zamanlar yaşadığı mutlu günleri yeniden yaşamaya hazırlanırken babasının hayaleti tarafından ona verilen görev ise dişi yanını bir tarafa koyup tamamen erkek olmasıdır. Hamlet bu durumda zorla bastırdığı anne arketipiyle, karşısında yükselen savaşçı baba düşüncesi ve bu babanın şiddete yönelen ideolojisi arasında kıyasıya bir mücadeleye girecektir. Oyunun ‘kötü adamı’ Claudius benliği ve bilinçdışı arasında uyum sağlayabilmiş bir karakterdir. Kötü adam olmasına karşın bu bütünlüğe ulaşmış olmanın verdiği gücü taşır. Gertrude’un sevgisini kazanır ve erkek olmanın yükümlülüklerini yerine getirir. Bu bakımdan Claudius Hamlet’in gölgesi, yani alt-benliğidir. Hem kral hem baba hem de Gertrude’un sevgilisidir. Kısacası Hamlet’in amcasının canına kıyması, aynı zamanda kendisini öldürmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle Hamlet’in personası oyunda ne kadar erkekleşirse bilinçdışı aynı oranda anima baskısı altına girer. Bu psişik durum Hamlet’in eyleme geçmesini engelleyen önemli bir nedendir. Hamlet, olgun kişi benliğini gerçekleştirip ailesini geride bırakamamış, narsist, coşkulu, kadınsı ve fallik özelliklerini de yanına alarak ölmüştür. Böylece Jung’un ‘sonsuz oğlan çocuk’ arketipinde sıkışıp kalmıştır[21]. Hamlet ölmek üzereyken bile bu sıkışmışlık içinde cümlelerini tamamlayamaz ve adeta benliğini kazanmak için çırpınıp durur ve haklı olduğuna -babasının hayaletiyle karşılaşmasından beri- inandığı mücadelesini ispatlamak için haykırır:

HAMLET

Ölüyorum, Horatio. Mutsuz kraliçe, elveda!

Ve sizler, bu olanlar karşısında

Tüyler ürperip, yüzleri sapsarı kesilenler,

Sessiz oyuncuları, dilsiz seyircileri bu oyunun,

Biraz vaktim olsa (ama bu ölüm jandarması

Bir yakaladı mı bırakmıyor insanın yakasını)

Vaktim olsa derdim ki size… Neyse kalın artık.

Horatio, ben gidiyorum, ama sen daha buradasın,

Anlat beni, anlat haklı olduğumu,

Kuşkusu kalanlara[22].

Hamlet’te karşılaşılan babalık problemlerinin üç katmanda gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Birinci katman yukarıda ağırlıklı olarak üzerinde durduğumuz ve oyunun da genel yapısını oluşturması bakımından önemli olan Hamlet ve ölmüş babası Kral Hamlet’in baba-oğul ilişkisini temel alır. İkinci katmanda ise Laertes ve babası Polonius arasındaki baba-oğul ilişkisi Laertes’te annenin de yokluğuyla Ödipal dürtülerin yeniden alevlenmesine sebebiyet verir. Üçüncü katman babası öldükten sonra imgesel babalığı ele geçiren ve gücün sahibi olan Laertes ile kardeşi Ophelia arasındaki abi-kardeş ilişkisi ekseninde ilerler.

Prens Hamlet ve babası arasındaki ilişkide Hamlet’in babalıkla yaşadığı ilk problem Claudius’tan intikam almaya çalışmasıyla bir aksiyona yönelir. Onu bu intikama ikna eden ise babasının hayaletidir. Babası ölen bir gençtir Hamlet ve annesi babasının ölümünden kısa bir süre sonra amcası Claudius’la evlenmiştir. Bu durumun psikolojik yüküne alışmaya çalışırken bir yandan babasının yasını tutan Hamlet, babasının hayaletinin kendisine görünmesi ve kendisini öldüren kişinin amcası olduğunu söylemesiyle yeni bir yükü sırtlar omuzlarına.

HAYALET

(…)

Kanın coşkun akıyorsa eğer damarlarından,

Boyun eğme olup bitenlere!

İzin verme Danimarka tahtının

Lanetli bir haram döşeği olmasına[23] 

Laertes’in yaşadığı Ödipal karmaşa ise Hamlet’e göre daha farklıdır. Laertes’in babası Polonius Kral Claudius’un gölgesinde yaşar ve onun emirlerine amadedir. Kral, babanın gücünü temsil etmektedir. Bu durumda babanın adını imgesel belleğinde koymaya çalışan Laertes iki aşamalı bir sınavdan geçmek durumundadır. Bu sınavın konuları gerçek babalık kavramını karşılayan biyolojik babası Laertes ve imgesel (idealize edilen) baba Clauidus’tur. En basitinden, Laertes Fransa’ya gitmek için babasının onayını aldıktan sonra bir de kraldan izin almak zorunda kalacaktır:

LAERTES

Dileğim Fransa’ya dönmek, Haşmetli Kralım

Taç giyme töreninize katılmak için

Koşa koşa geldim Danimarka’ya

Ama bu ödevimi yerine getirdikten sonra

Aklıma Fransa’ya dönmekte, Kralım

Saklamadan söyleyip izin istiyorum[24].

Freud’un Oidipus Karmaşası kuramında erkek çocuğunun babayı yok edemeyeceğini anlayınca ona itaat etmeye başlamasıyla açıkladığı çelişkili durum Hamlet ve Laertes’te baba gibi olma arzusunda karşılık bulmuştur. Laertes Hamlet’e göre daha kolay etki altında kalır. Bu sebeple de Hamlet’e göre daha hızlı davranır. Laertes’in babasının ölümünden sonra Hamlet’inkine benzer bir şekilde cinsel hayal kırıklığını yönlendirebileceği bir annesi yoktur. Bu duruma Freudyen bakışla yaklaşıldığında babasının yok olmasının intikam yolunda Laertes’in daha az düşünmesine sebebiyet verdiğini söylemek mümkündür.

Laertes’in yaşamı boyunca karşılaştığı babalık, yalnızca soyunu devam ettirmesine yöneliktir. Yani Laertes, kundaktaki bir bebekken bile babası Polonius tarafından çocuk olarak değil, soyun devamı olarak görülmüştür. Dolayısıyla Laertes ve Polonius’un baba-oğul ilişkisinin Ödipal çerçevede normal geliştiği söylenemez. Polonius’un kendini ölümsüzleştirebilmesinin tek yolu Laertes’tir ve bu sebeple Laertes’e karşı babalık görevini bencil bir biçimde yerine getirmiştir. Oğlunun iyi yerlere gelmesini ve soyunu devam ettirmesini isteyen Polonius oğluna öğütler verir:

POLONIUS

(…)

Aşırı hiçbir düşüncenin ardına düşmek yok;

Teklifsiz ol, bayağı olma;

Dostların arasında denenmemiş olanları

Çelik halkalarla bağla yüreğine.

(…)

Kavga etmekten sakın, ama ettin mi de

Öylesine et ki korksunlar senden[25].

Laertes babasına sonuna kadar bağlıdır. Babasından aldığı öğütlerin sonunda babasının huzurundan “En bağlı kulunuz kalarak ayrılıyorum sizden[26] diyerek ayrılır. Tıpkı Hamlet gibi babasına sadık bir evlat olan Laertes, aynı zamanda Claudius’un da sözünden çıkmaz. Babasının ölümünden kralı sorumlu tutsa da yine gücü elinde bulunduran Claudius’un kışkırtmasıyla Hamlet’ten intikam almak için çabalayacaktır.

Laertes’in Ophelia’ya yaklaşımı da baba-kız ilişkisine benzer bir şekilde gelişir. Laertes babasının ölümünden sonra kız kardeşi Ophelia’ya babalık vazifesini de üstlenecek ve onun kötüye giden durumunu gördükçe tıpkı bir babanın kızına karşı duyduğu endişeye benzer bir endişeyi taşımaya başlayacaktır.

LAERTES:

(…)

Baldan tatlı Ophelia! Ey Tanrı, yüce Tanrı!

Bir genç kızın pırıl pırıl kafası, nasıl,

Nasıl kararır bunak yaşlıların canı gibi?

İnsan sevdikçe güzelleşir, güzelleşince de

Bir pırıltı verir dünyaya kendinden,

Sevdiği yok olup gitse bile[27].

Fakat oyunun henüz başlarında Laertes ülkesi Danimarka’dan ayrılmadan önce Hamlet’e karşı ilgisi olduğunu bildiği kardeşi Ophelia’yı yine bir baba gibi uyarması dikkat çekicidir. Hamlet de oyunun beşinci perdesinin birinci sahnesinde Laertes’in Ophelia’ya olan duygularının bir sevgilininkine eşit olduğunu dile getirecektir.

HAMLET

Ophelia’yı seviyordum ben.

Bin kardeşi bütün sevgilerini birleştirip gelseler,

Sevemezler onu benim sevdiğim kadar!

(Laertes’e)

Sen ne yapabilirsin onun için, söyle[28]? 

Bu durumda Laertes, babasının yüklenemediği babalık görevini daha önce yüklenmeye çalıştığı ve babasının yerine kimsenin yok edemediği ve gücüne taptığı Claudius gibi olmaya çalıştığı söylenebilir. Tıpkı Prens Hamlet’in yapmaya çalıştığı gibi.

Laertes ve Hamlet, Ödipal karmaşalarını üst düzeyde yaşayan genç erkek çocukları olarak aynı rayda birbirine karşı son süratle ilerlemekte olan iki tren gibidir. Fakat ikisi de aynı rayda buluşabilmek için farklı yollardan geçmişlerdir. Hamlet, babasının öldürülmesiyle kafasındaki kötü baba imgesini yıkmış ve bu sebeple babasının intikamını almasını hem kendisinin hem de toplumun gözünde meşru kılmıştır. Artık babasından nefret eden Hamlet yoktur. Babasının intikamını almak için mücadele eden Hamlet vardır. Laertes de kendisini yalnızca soyunun devamı olarak gören kötü baba imgesinin ortadan kalkmasıyla Polonius’un intikamını kendisine görev bilir. Büyük çarpışmanın sonunda ikisi de arzularını ve bastırdıkları duyguları yeryüzünde bırakarak can verirler. Hamlet’in bu tragedyanın baş kahramanı olması, onunla aynı ruhsal süreçlerden geçip tıpkı onun gibi benliğini kazanmaya çalışan genç Laertes’in adının dahi anılmamasına yol açacaktır. Genç prensin görkemli vedası sırasında -doğal olarak- kimse Laertes’in cesediyle ilgilenmezken Hamlet’e dair en trajik son sözü can dostu Horatio söyleyecektir: “İyi geceler, canım prens. Meleklerin ninnileriyle uyu son uykunu[29].

Kaynakça

[1] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1995., s.18.

[2] Bkz. Mina URGAN, Shakespeare ve Hamlet, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1984, s.359.

[3] Jan KOTT, Çağdaşımız Shakespeare, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul, 2017, s.54.

[4] Bkz. Ayşegül YÜKSEL, Yüzyılların Sahne Büyücüsü, Habitus Yayıncılık, İstanbul, 2017, s. 149.

[5] Sigmund FREUD, Düşlerin Yorumu (çev. Emre Kapkın), Payel Yayınevi, İstanbul, 1996, s.s. 313-314.

[6] Bkz. Ayşegül YÜKSEL, Yüzyılların Sahne Büyücüsü, s.149.

[7] Bkz. Elisabeth ROUDINESCO, Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan (çev. Nami Başer), Metis Yayınları, İstanbul, 2012, s. 106.

[8] Bkz. Sigmund FREUD, Düşlerin Yorumu, s.314.

[9] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.s. 124-125.

[10] Bkz. Ali BARIŞIK, Freud’un Psikanaliz Teoremi Üzerinden William Shakespeare’in Hamlet Oyununun İncelenmesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2015, s. 77.

[11] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.38.

[12] Bkz. Ali BARIŞIK, Freud’un Psikanaliz Teoremi Üzerinden William Shakespeare’in Hamlet Oyununun İncelenmesi, s. 77.

[13] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.17.

[14] Bkz. Ayşegül YÜKSEL, Yüzyılların Sahne Büyücüsü, s.152.

[15] Umur Yiğit NURAL, Ophelia: Arzu Nesnesi Olmak Ya da Olmamak, https://www.academia.edu/31313916/Ophelia_Arzu_Nesnesi_Olmak_Ya_Da_Olmamak (Son Erişim: 14.05.2019. 23.00)  s.s. 3-5.

[16] Bkz. Ayşegül YÜKSEL, Yüzyılların Sahne Büyücüsü, s.153.

[17] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.165.

[18] Bkz. Ali BARIŞIK, Freud’un Psikanaliz Teoremi Üzerinden William Shakespeare’in Hamlet Oyununun İncelenmesi, s.79

[19] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.107.

[20] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.101.

[21] Bkz. Ayşegül YÜKSEL, Yüzyılların Sahne Büyücüsü, s.155.

[22] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.173.

[23] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.s. 39-40.

[24] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.17.

[25] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s. 29.

[26] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s. 29.

[27] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s. 132.

[28] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.s. 155-156.

[29] William SHAKESPEARE, Hamlet (çev. Sabahattin Eyüboğlu), s.174.

Default image
Emre Yüksel
2015 DTCF - Halkbilim, 2019 DEÜ GSF - Sahne Sanatları Bölümü