İki Yakası Bir Araya Gelmeyen

Leviathan, her kişinin tüm haklarının devredilmesiyle oluşan bir mutlak egemeni temsil eder.1 Toplum sözleşmesinin ilk örneği sayılan Leviathan’dan sonra Hobbes, İngiltere İç Savaşı döneminde yozlaşan siyasi yönetimi betimlemek için Behemoth’u yazar. Leviathan’ın aksine Behemoth belirli bir şekli olmayan, muğlak ve kaotik bir canavar olarak resmedilir. Topluma dahil olan herkesin onu oluşturuyor olmasına dayanan Leviathan, toplumu vücudunda barındırsa da onu sindirmez. Bu açıdan, Leviathan kurallara dayalı sınırları belli bir mekanizmaya sahip modern devleti temsil ederken Behemoth, tüm sınırların birbirinin içine geçtiği, bir yapıdan bahsedilemeyen biçimsizliğe işaret eder. Franz Neumann da Hitler’in gücü kendisinde toplayarak tüm devlet mekanizmasını ve yönetim gücünün sınırlarını içerden tahrip ettiği için aynı şekilde Nazi dönemi Almanya’sını Behemoth’a benzetir. Öte yandan günümüze gelindiğindeyse, Behemoth yalnızca belirli bir yönetim şekli ya da onun normalden sapması/yozlaşması üzerinden okunamaz. Asla sabitlenemeyen ve sürekli şekil değiştiren bu canavar, Leviathan’ı oluşturan bireyler arasındaki sınırları bulanıklaştırdığı gibi, kendi vücudunu da buharlaştırmış, modern anlamda bir iktidardan ziyade geriye bir muktedir bırakmıştır.

Bugün, kayıp iktidarın melankolisi ve paranoyası içindeyiz. Bu paranoya da varlığına inandırtmak için güce dair imgelerin ve göstergelerin devamlı olarak yeniden üretilmesine ihtiyaç duyuyor. Örneğin, Boğaziçi’ndeki protestolara dair İçişleri Bakanlığı’nın “Hiç kimseye devletimizin gücünü sınamayı tavsiye etmiyoruz”2 açıklaması bu durumu açığa çıkarır. Öğrenci eylemi karşısında konuşlanan keskin nişancılar, TOMAlar ve helikopterler dışında bir devlet gücü kalmamıştır. Devlet gücü artık sadece test edilebilen ve o testin dışında var olmayan bir şeydir. Ancak belirli bağlamlar içerisine güce dair sayısız imgeleri histerik şekilde yerleştirerek devlet hala ölmediğine kendisini ve bizi ikna etmeye çalışır. Öte yandan, bu yalnızca tepeden işleyen ya da başlayan bir süreç değil zaten etrafımızı saran bu histerinin kendisidir. Diğer bir deyişle, mesele bir grubun iktidarın olduğu illüzyonunu yaratması değil, zaten illüzyonun olabileceği bir karşıtlığın kalmamış olmasıdır. Baudrillard’ın dediği gibi “Mutlak bir gerçeklikten söz edebilmek ne kadar güçse, illüzyonun sahnelenmesinden söz etmek de o kadar güç bir şeydir. İllüzyondan söz edebilmek imkânsızdır çünkü ortada gerçek diye bir şey kalmamıştır“3. O halde burada kritik olan, bir test alanının dışında siyaset yapmanın hatta sosyal olarak var olmanın imkanına dair sorulacak sorudur.

İllüzyondan ancak karşıtlıkların olduğu bir evrende bahsedilebilir çünkü yanılsamanın nesnesi olarak bir referansın olması gerekir. İmgenin referansından kopup başka bir imgeyi gösterdiği sistemde anlam asla sabitlenemeyen bir şey olarak karşımıza çıkar. Bu yüzden, mesele görüntülerin çarpıtılmış ya da manipüle edilmiş olmasının ötesine geçer. Polis Teşkilatı’nın Boğaziçi Üniversitesi önündeki öğrencilere müdahale edilen videoyu paylaştığı tweette4 aynı ses ve görüntü bile birbirinden çok farklı gerekçelerin ve olasılıkların var olmasına neden olur. “Aşağıdan” ve “Aşağı bak” gibi farklı meşrulaştırma pratikleri ve tetiklenerek birbirine bağlanan birçok kavram ve simge, çeşitli modeller yaratarak belirli bir olayın o modeller içerisinde erimesine yol açar. Baudrillard bombalı saldırı örneğini verir: “İtalya’daki bombalı saldırılar kimin işidir? Aşırı sol grupların mı? Aşırı sağ provokasyonun mu, yoksa tüm aşırı uçlara mensup teröristlere karşı bir tepki oluşturabilmek amacıyla iktidardaki merkez sağcıların işi mi? Belki de güvenlik güçlerinden vazgeçilemeyeceğini göstermek isteyen bir polis senaryosudur!”5 Referansı olmayan göstergelerle kurulu bir sistemde meydana gelen her olgu, çeşitli modeller tarafından istenilen her anlama getirildikten sonra tasfiye edilir. Tüm senaryoları mümkün kılan mantığın altında yatan temel nedenlerden biri budur. Bir olayın kendi rotasını çizmesi mümkün değildir çünkü olgular ancak modellerin kesişiminde var olabilir.

Halihazırda belirli simgelere (bayrak, marş vb.) duyulan aidiyetler temelinde kurulan bir toplumsal ilişkide bu simgeler enflasyona uğrarsa ne olur? Ulus, çeşitli simgeler etrafında soyutlama üzerinden işler. Örneğin meçhul asker anıtlarının altında mezar olmaması, beden ve ölümü birbirinden ayırarak tutulan yasın tekile değil onu kapsayan simgeye ait olmasını sağlar. Böylece gerçeğinden yani bedenden ayrı bir ölüm imgesi etrafında şekillenen, kimliğini teslim eden bir toplumsal ilişki mevcut olur. Belirli simgelerle özdeşleşmediği sürece var olamayacağını bilen bu toplumsallık, sürekli imge üretmeye ve arzulamaya devam eder. Bu durum sadece ulus temelinde değil, tüm kişisel ve sosyal ilişkilerde kristalleşmiştir. Bugün bir imaj bolluğundan ziyade kıtlığından söz etmek daha isabetlidir çünkü üretilmediği sürece boşluğa düşüren sistem ancak var olduğuna dair imgeleri durmaksızın üreterek aksini inkar edebilir. Bedeninden yani hakikatinden koparılmış sosyal ilişkiler ağının parçası olan birey, meçhul olmaya terk edildiği için üretim ve tüketim histerisinin ayrılmaz bir parçası haline gelir. İmgelerin referanslarından ayrılarak bir bakış mesafesinde tecrit edilmesi gibi, kendini özdeşleşebileceği imgelere bölerek var olan birey de aynı şekilde tecrit edilir. Zıt bile olsa her şeyin birbirine eşitlenmesi ve anlamın çok daha biçimlendirilebilir bir şey olarak karşımıza çıkması, imgelerin kaynaklarından koparılıp birbirine işaret etmesiyle yani izole edilmesiyle mümkün olur. Bu anlamda, doğrudan doğruya algılanabilir bir şey olmaktan çıkan dünyada, birey de içinde bulunduğu toplumsallıkla aynı kaderi taşır. “Hiç kimsenin artık diğerleri tarafından tanınamadığı bir toplumda, her birey kendi gerçekliğini tanıyamaz hale gelir”.6

Birey, gerçeğe dair her şeyin eş zamanlı bölündüğü, ayrıştırıldığı ve tüketildiği sürecin bir nesnesine dönüşmüştür. Nitekim, yalnızca belirli imgelere duyulan aidiyetle işleyen bir toplumsallıkta, yani bireylerle imgelerin kaygan zemindeki ilişkisi yer değiştirdiği noktada iktidar da çoktan yitirilmiştir çünkü kavramsal anlamda iktidar, bir grubun birlikte eylemde bulunma potansiyeli olarak tanımlanır. Hannah Arendt, bir kişinin iktidarda olduğu söylendiği zamanda da yine bir grubun birlikte eyleme gücüne işaret edildiğini söyler ve şöyle açıklar, “Daha en başında iktidarın kaynaklandığı grup (potestas in populo, bir halk ya da grup olmaksızın iktidar da yoktur) ortadan kalktığında, bu kişinin ‘iktidarı’da yiter”.7 Öte yandan, günümüz tecrite dayalı ve tüm eylem alanlarının çeşitli modeller yörüngesinde parçalandığı toplumlar, iktidar kaybının tüm semptomlarını göstermesine rağmen bunu bir kayıp olarak yaşamaz çünkü iktidara dair tüm imgeler dolaşıma sokularak bu kayıp örtbas edilmeye çalışılır. Aynı şekilde, faşizmin iktidarı kaybetmiş toplumlarda yükselişe geçtiğini söyleyen Baudrillard faşizmi, “yasını sona erdiremeyen bir toplumun sahip olduğu abartılı miktardaki gönderen (referans) sistemi’”8 olarak nitelendirir.

Peki, iktidardan bahsedilemeyen bir noktada şiddetin hüküm sürmesi neye karşılık gelir? Leviathan ve onu oluşturan iç sınırlar erimesine rağmen yok olmayan ama kaotik bir canavara dönüşen Behemoth’un kavramsal karşılığı nedir? Tecritin bir şiddet biçimi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, iktidarın yitip gitmesiyle ortada hüküm süren şeyin bir şiddet ikamesi olduğu gözlemlenebilir. Şiddetin amacı belirli bir şeye ulaşmak ve zafer kazanmaktır, bu nedenle araçsal bir karaktere sahiptir. İktidar ise aksine kendi içinde bir amaçtır çünkü siyasal toplulukların özüne ilişkindir. Benzer şekilde, savaşın belirli bir amacı varken barış için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu iki kavram, şiddet ve iktidar, birbirinden ayrı olsa da bir arada ortaya çıktıkları örnekler de mevcuttur. Fakat, şiddetin iktidarın olmadığı durumlarda devamlı bir yönetim biçimi olarak kendini göstermesi araçlar ve amaçlar arasındaki ilişkiyi tersine döndürür. Arendt, iktidarın tahrip edildikten sonra şiddetin hala sürdüğü ve tüm kontrolü elinde tuttuğu hükümet biçimini terör olarak adlandırır.9 Başka bir deyişle, simgesel düzende var olan ve anlam atfedilen güç ilişkilerinin ötesine geçildiğinde gerçek şiddetin hüküm sürdüğü, bu yüzden de kırılganlığın yani yaralanabilir olma olasılığının en üst düzeye çıktığı bir düzenle karşılaşılır. Simgesel düzen, ölümle bedeni ayırdığı anda ölümün kendisi tüm bedenler için olası hale gelir.

Aslında tüm imge üretimi ve özdeşleşme çabası, yine Baudrillard’ın deyimiyle, bir Möbiyüs şeridi oluşturur. Önü arkası, tersi düzü olmayan bu şekil doğru-yanlış, iyi-kötü gibi ikiliklerin, çatışmanın ve diyalektiğin kalmadığı, tüm senaryoların mümkün olduğu bir dünyanın görüntüsüdür. Olası tüm eylemlerin halihazırda yer alan modeller tarafından tüketildiği, akışa müdahale etmek ya da müdahil olmaktansa bir Möbiyüs şeridine hapsolmuş bir ortamda yitirilen iradenin ve iktidarın melankolisi mevcuttur. Bu melankoli kendisini hınç ve iktidara dair imgelerin histerik biçimde devamlı üretimi, kimi zaman da, kendi meçhul bedeninden ayrılmış toplumsallğın vücut bulabileceği bir figürle özdeşleşme arzusu olarak açığa çıkarır. Fakat bu durum, kendi imkansız görüntüsünü yani Möbiyüs şeridini tekrar üretmenin ötesine geçemez ve hüsran ya da tatminsizliğin getirdiği aşırılaşma şeklinde sonuçlanır. Önemli olan noktalardan biri de bu aşırılaşmanın bir toplumsal talep sonucu meydan gelmesi değildir çünkü bugün bir potansiyelin yani yeni bir şeyin var olma ihtimali daha gerçekleşmeden halihazırda olan modeller tarafından her yöne çekiştirilerek kaybedilir. Başka bir deyişle, şiddetin hakimiyetiyle sonuçlanan ve kendi içinde var olabilecek herhangi bir şeyin yeşermesine izin vermeyen şey normalden bir sapma değil, en basit sosyal ilişkide temellenmiş durumun bizatihi kendisidir.


Kaynakça

1 Leviathan görseli

2 https://www.trthaber.com/haber/gundem/icisleri-bakanligi-sozcusu-catakli-hic-kimse-devletimizin-gucunu-sinamasin-553589.html

3 Baudrilllard, Jean. Simülakrlar ve Simülasyon. Doğu Batı, 2003, s.40.

4 https://twitter.com/emniyetgm/status/1356490646807339009

5 Baudrilllard, Jean. Simülakrlar ve Simülasyon. Doğu Batı, 2003, s.35-36.

6 Debord, Guy. Gösteri Toplumu. Ayrıntı Yayınları, 1996, s.114.

7 Arendt, Hannah. Şiddet Üzerine. İletişim Yayınları, 1997, s.50.

8 Baudrilllard, Jean. Simülakrlar ve Simülasyon. Doğu Batı, 2003, s.45. (Çeviriyi düzenledim)

9 Arendt, Hannah. Şiddet Üzerine. İletişim Yayınları, 1997, s.61.

Default image
Merve Tokgöz
Boğaziçi Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler