Gençlik Öncü Bir Siyasi Özne Olabilir Mi?

Gençlik… Bir tanım olarak, her dönem politize olma biçimleri toplumun “büyükleri” tarafından eleştirilen, çoğu zaman tepkisiz kalmakla ve umursamaz olmakla suçlanan yaşça küçük kitle. Aslında Türk Dil Kurumu’nun tanımını da baz alabiliriz: “Yaşı ilerlememiş olan, ihtiyar karşıtı. Zihin bakımından yeterince gelişmemiş, toy”.[1] Burada yapılan genç tanımı gibi tanımlar yapmak bir çerçeve çizilmesine ve kavramın o çerçevenin içerisinden yorumlanmasına neden olur. Gençliğin tanımının nasıl yapıldığı ona yüklenen anlamı da değiştirecektir. Ben bu yazıda gençliğe yüklenen anlamı değiştirmenin ve bunun sonucunda onu yekpare bir siyasi özne olarak tahayyül etmenin imkanlarını tartışacağım. Bunu yaparken özellikle ’68 hareketinin tarihi rolünü de inceleyerek dersler çıkarmaya çalışacağım.

  1. İnsan Düşünüşünün Toplumsallığı

Gençlik ile ilgili konuşmaya başlamadan önce insan düşünüşü ve zihniyle ilgili bir özet geçmek faydalı olabilir.

İnsan düşünüşü doğayı kendi zihninde canlandırmakla başlar. İnsan gördüğü nesneyi zihninde canlandırarak idealleştirir. Bu ideal, toplumsal ilişki içerisinde şekillendirilerek ve ortaklaştırılarak, dile katılarak kavrama dönüştürülür. Yani iletişim kurarken birbirimize karşı kullandığımız kavramların anlaşılması ve bunlarla argüman üretilebilmesi, argümanın da karşı tarafça anlaşılabilmesi, bu kavramların toplumun geneline yayılmış olmasından kaynaklanır. Ancak bir kavramın toplum geneline yayılmış olması onun içeriğinin ezeli ve ebedi olduğu anlamına gelmez, kavramların içeriğine yönelik tartışmalar bizzat siyasetin amacını oluşturur. Örneğin demokrasi, hukuk gibi kavramlar, herkesin hakkında bir fikre sahip olduğu ancak kimsenin tanımları ve içeriği üzerinde uzlaşamadığı kavramlardır. Siyaset çoğu zaman bu kavramların tanımını yapma kudretini ele geçirebilme mücadelesidir. Siyasi olarak egemen olmak, dil ve dolayısıyla düşünce üstündeki iktidarı da beraberinde getirecektir. Bununla birlikte her iktidar, iktidar ilişkisinin doğası gereği kendi karşıtını da yaratır.

Söylenenlerden hareketle Türk Dil Kurumu’nun yukarıda yer verdiğim tanımında “zihin bakımından yeterince gelişmemiş” olarak nitelenen gençler, ancak toplumun belirlediği standartlar ve kavram setleri uyarınca düşünmeye başlayınca egemen tarafından zihin bakımından yeterince gelişmiş, olgun sayılacaklardır. Bununla birlikte bu tanıma karşı çıkarak değiştirmek için mücadele etmek gençlerin siyasal bir özne olabilmesinin yolunu açacaktır.

  1. Paradigma

Günümüzde, düşünürken kullandığımız kavram setlerinin oluşturduğu bütünü, Thomas Kuhn’un bilim dünyası için kullandığı şekliyle “paradigma” olarak tanımlamak istiyorum. Kuhn, bilgi üretimini ve bilimsel ilerlemeyi bir tür güç mücadelesi olarak görür ve birbiriyle yarışan farklı bilimsel yaklaşımlara paradigma adını verir.[2] Örneğin, Newton fiziğini bir paradigma olarak aldığımızda, Einstein’in izafiyet teorisi onu yıkan ve yerini alan, hareketi açıklamak için kullanılan yeni bir paradigmadır. Bilimsel devrimlerde bir paradigmanın yıkılışı eldeki paradigmanın araştırmakta olunan doğa parçasını incelemek için gerekli işlevi artık yapamadığının artan ölçüde hissedilmesiyle başlar.[3] Ancak bu hissiyat, önce birkaç bireyin zihninde ortaya çıkar. Kuhn, onların zihninde bu geçişi yaratan iki unsur olduğunu söyler: “Birincisi bu insanların dikkati her seferinde bunalım yaratan sorunların üzerinde yoğunlaşmıştır, ikincisi ise bu kişiler o kadar genç yahut, o bunalımın gösterdiği alanda o kadar yenidirler ki uygulama onları eski paradigmanın belirlediği kurallara ve dünya görüşüne (kavram seti) çağdaşlarının çoğu gibi koşullayamamıştır.”[4]Sosyal devrimleri başlatan etken de Kuhn’a göre; “Var olan kurumların, bir ölçüde kendi eserleri olan ortamın sorunları karşısında giderek yetersiz kaldıklarının artan ölçüde hissedilir hale gelmesidir ve bu çoğunlukla siyasanın bir kesimine kısıtlı kalan bir bilinçtir”. İşte günümüzde bu nedenle paradigmayı adlandırıp onu değiştirecek olan iradeyi belirleme ihtiyacımız bulunmaktadır.

Toplumsal paradigmayı belirlemek için üretim ilişkilerine bakmamız gerekir. Zira toplumsallık, en başa döndüğümüzde üretim yapılması amacıyla işbölümü yapılmasının bir sonucu olduğundan üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Binlerce yıl önce ekonomik temelde bir araya gelen insan topluluklarının oluşturdukları işbölümü insan beyninin evrimiyle birleşerek sosyal ve kültürel pek çok değişkenin ortaya çıkmasına neden olmuştur ancak, o ekonomik temel hala günümüz toplumunun çekirdeğini oluşturma özelliğini sürdürmektedir. Bu çekirdek ki düşünüşümüzden ahlaki değerlerimize kadar pek çok alanda belirleyici rol oynar. Zaman zaman insan doğasına atfedilen açgözlülük, bencillik, güç tutkusuna sahip olmak gibi nitelikler aslında genetik kodumuza yazılmış karakter özellikleri değil, içinde bulunduğumuz paradigmanın bizi sosyal olarak “güdülediği” genelleşmiş sapmalardır.

Günümüz toplumundaki üretim ilişkilerini incelemek için Erik Olin Wright’ın oyun metaforunu kullanabiliriz. Wright’a göre bir oyun üç seviyede incelenebilir: hangi oyunun oynanacağı, oyunun kuralları, oyun içindeki hareketler. Kapitalizm, üretim biçimi olarak oyunun kendisidir. Neoliberalizm ise refah devleti, kalkınmacı devlet modeli gibi diğerleriyle oyunun kuralları olan birikim rejimlerini oluşturur. Oyun içindeki hareketler ise parti stratejileri, pratikteki hükümet-sermaye ilişkileri gibi şeylerdir.[5] Bu da kapitalizmin ve onun özelinde neoliberalizmin paradigma olarak günümüz toplumsal ilişkilerinde egemen konumda bulunduğu yorumunu çıkarmamızı sağlıyor.

Hızlı bir özet geçmek gerekirse, neoliberalizm bir iktisadi düşünce olarak yıllardır savunulmakla birlikte, neoliberalizmin hakim birikim rejimi olmasının İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasındaki refah devletine noktayı koyan bir dizi ekonomik olayın sonucu olduğunu söyleyebiliriz. 1973 yılındaki petrol krizinin yol açtığı enerji sorunu, bunun özellikle “gelişmekte olan ülkeler”de üretime olan etkisi ve ardından bu ülkelerin düşen üretimleriyle birlikte borçlarını ödeyemeyecek hale gelmesiyle alacaklı olan gelişmiş ülkelerin ekonomilerinde krize yol açmış; devletler neoliberal politikaları benimseyerek kemer sıkma adına refah devletinin sosyal politikalarını mütemadiyen budayarak temel ihtiyaçlar dahil olmak üzere bütün alanları hızlıca piyasaya terk etmeye başlamıştır.[6] Neoliberalizm ile birlikte, refah devletinin “toplumsal hakları olan vatandaş” olarak tanımlanan bireyi “iktisadi özne”ye dönüştürülmüş; devletin, bireyi ve toplumu piyasanın aşırılıklarından koruyan yapısı yerini piyasanın kesin hakimiyetine bırakmış ve toplumsal ilişkilerde fayda-maliyet hesaplaması merkeze yerleştirilmiştir. Öyle ki “neoliberalizm; öğrenim görmek, flörtleşmek ya da spor yapmak gibi alanlarda bile piyasa yöntemleri uygular. Bunları, pazar ölçülerine uydurur; pazar tekniği ve uygulamalarıyla yönetir.”[7] Bu bağlamda neoliberalizmin ekonomik ilişkilerin yanı sıra sosyal ve kültürel ilişkiler başta olmak üzere hayatın pek çok alanını yönlendirdiğini söyleyebiliriz.

Ancak günümüzde neoliberal paradigmanın çatırdadığını görüyoruz. Sınırları kaldırarak dünyayı bir köy haline getirme iddiasıyla yola çıkan neoliberalizmin derinleştirerek bugünlere getirdiği eşitsizlik ve adaletsizlik bugün gelinen noktada toplumların birbirinden eskisine kıyasla daha da uzaklaşmasına ve bunun özellikle göçmen düşmanlığı üstünden kendini göstermesine neden oldu. Dünyada, sınırların güçlendirilmesi ve sağ popülizmin yükselişinin tam da bu krizler dönemine denk gelmesi sürpriz değil. COVID-19 döneminin daha da billurlaştırdığı gelir adaletsizliği, sağlık hizmetlerine, teknolojik imkanlara ulaşmaktaki eşitsizlik ayyuka çıkmış durumda. Emek piyasalarında güvencesizleşme hızla artıyor. Bunun yarattığı toplumsal rahatsızlığın bizzat bu bölüşüm rejiminin temsilcileri de farkında. Öyle ki Dünya Ekonomi Forumu’nun kurucularından Klaus Schwab kaleme aldığı kitabında “kapitalizm için neoliberalizmin ölmesi gerektiğini” savunacak kadar ileri gidiyor.[8]

Neoliberalizmin yarattığı güvencesizlik ortamından en çok etkilenen kesim gençler. Ancak burada tarihsel ve sınıfsal bağlamdan kopuk bir “gençler” tanımı yapmak istemiyorum. Neoliberalizmin büyüttüğü güvencesiz, kırla bağlantısı olmayan, kentli proleterlerden bahsediyorum. İşte Kuhn’un bahsettiği gibi, çatırdamakta olan paradigmanın belirlediği kurallar ve kavramlar tarafından koşullanmamış olan ama paradigmanın yarattığı bunalımlardan en çok etkilenenler, günümüzde bu gençlerdir. Yazının başında bahsettiğim yeni bir gençlik tanımı yapma iddiası da bu nedenle ortaya çıkıyor.

Demokrasi, insan hakları gibi kavramların içeriği çağlar boyunca verilen mücadelelerle değiştirildi, şekillendirildi. Paradigmaya yapılan saldırılar, egemenleri taviz vermeye mecbur bıraktı. Gençlik kavramı da demokrasi ve insan hakları gibi içeriği çağlar boyunca değişen bir kavramdır. Bu nedenle paradigmanın ürettiği gençlik kavramını reddederek yeni bir gençlik tanımı yapmak ve bir rota çizmek, paradigmaya karşı örgütlenecek değişimin öznesini ortaya çıkarabilir.

Peki gençlik ilk kez mi tarih sahnesine çıkmaktadır? 21.yy gençlerinin 19.yy proleterlerinden farkı nedir? Bu iki soruyu incelemek istiyorum.

  1. Dünyada ve Türkiye’de 1968 Gençliği ve Etkileri

Immanuel Wallerstein dünyada şu ana kadar sadece iki dünya devrimi yaşandığını iddia etmektedir. İlki 1848 devrimi, ikincisi ise 1968’dir. İkisi de sonuçta kaybetmiş, ancak birçok değişime sebep olmuşlardır.[9] Zenginleşen Avrupa toplumlarının bu zenginliğinin köylü ve işçilere yayılmaması, artan nüfus sonucunda oluşan işsizliğin getirdiği 1848 devrimlerinin başarısızlığı, devletlerin; ekonomik güç, politik organizasyon ve kültürel hegemonyaya sahip hakim sınıfın elinde isyanları bastırmak adına bir makine olarak kullanılabilmek için son derece elverişli olduğunu göstermekteydi.[10] Yine de 1848 devrimleri kısa süreli olsa da yarattıkları en büyük değişim, sistem karşıtı güçlerin politik stratejilerinde yarattığı büyük dönüşümdü: Toplumu ve dünyayı değiştirebilmenin tek yolu her yerde devlet iktidarını ele geçirmekti. Bu daha sonra 1871 Paris Komünü’ne, 1917 Bolşevik Devrimi’ne ve diğer benzerlerine ilham verecek olan iktidar mücadelesini başlatacaktı. Öte yandan 1968’e sebep olan gelişmeler de tam bu benzerlerinin başarılarından ve başarısızlıklarından kaynaklanacaktı.

Sistem karşıtı güçlerin 1917 haricinde; Çin’de, Yugoslavya’da, Meksika’da ve dünyanın diğer birçok yerinde zafer kazanması bir iyimserlik dalgasının yayılmasına neden oldu. Ancak bu iyimserlik iki nedenle yerini yeni bir arayışa bırakacaktı: İlk neden, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ekonomik ve sosyal alan başta olmak üzere hegemonyasını ilan etmesi ve Soğuk Savaş nedeniyle ürettiği anti-komünist politikaların gerek sosyalist ülkelerde gerekse sosyal demokratların yönettiği ülkelerde karşılık bulmasıydı. İkinci neden de ABD’nin ve tabii ki üst sınıfların bu saldırılarına karşı sistem karşıtı güçlerin mücadele edememesi, Batı Avrupa, Kore gibi coğrafyalarda ABD’nin hegemonyasını güçlü bir şekilde devam ettirmesi sonucunda sistem karşıtı sol hareketlerin yetersizliklerinin ortaya çıkmasıydı. İşte tam da bu atmosferde 60’lı yıllarda hem ABD hegemonyasına hem de solun artık eskiyen ve âtıl hale gelen hareketlerine tepki gösteren ve bütün ideolojilerin sorgulandığı bir siyaset, gençlik siyaseti, ortaya çıktı.

‘68 hareketlerini incelediğimizde, hareketlerin ortak özelliklerinin, dünyanın neresinde ortaya çıkmış olursa olsun gençlerin öncülük ettiği hareketler olduğunu görmekle beraber, , bunun her yerde aynı şekilde ortaya çıkmadığını söyleyebiliriz. Kendi içindeki farklılıklar da baki kalmak üzere Tanıl Bora üç tane ‘68’den bahsedilebileceğini belirtiyor:

  • Batı Avrupa ve Kuzey Amerika Örneği
  • Doğu Bloku örneği
  • Latin Amerika ve Ortadoğu örneği[11]

Bu hareketler, temelde gençlerin (çoğunlukla üniversite öğrencilerinin) üniversiteyle ilgili talepleriyle başlayıp daha sonra siyasi taleplerle genişleyerek o dönemde devlet otoritesine yönelmiş güçlü eylemlerin (oturma eylemleri, boykotlar, üniversite ve fabrika işgalleri vb.) görüldüğü ve bunun özellikle Avrupa ölçeğinde geniş kapsamlı değişikliklere (hatta Wallerstein ve diğerlerine göre devrime) neden olduğu bir dönemin ana öznesi oldular.

Batı Avrupa’da 1968’in ortaya çıkışında bazı nedenlerin varlığı gösterilebilir. Bunlardan belki de en önemlisi kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadığı dönemle birlikte genişleyen orta sınıfın, üniversiteli öğrenci nüfusunun kaçınılmaz bir şekilde artmasına sebep olmasıydı. Gençlik, bu dönemde başlı başına bir siyasi güç merkezi haline gelmişti.[12] Bununla birlikte 60’lı yıllarda savaş sonrası refahın azalması, kapitalizmin tıkanması ve bunun sonucunun ekonomik durgunluk ve işsizlik olarak ortaya çıkmasıyla birlikte yüksek seviyede eğitim almış gençlerin, aldıkları eğitimle çelişkili bir hayat tarzına sahip olmak durumunda bırakılmaları; çift kutuplu dünyanın politik düzlemde yarattığı hareketsizlik ve çaresizlik duygusu ve bu duygunun gençlerde bir makinenin dişlisi haline geleceklerine dair yarattığı umutsuzluk, öğrencilerin üniversitedeki bilgi tekeli üzerindeki denetimi kaybettiklerini fark ederek buna bağlı olarak otoriteye karşı çıkmaları ve tam da bu zamana rastlayacak şekilde Sartre ve Marcuse’nin ortaya attığı, proletarya haricindeki devrim öncülerinin mümkün olduğuna dair iddiaların yarattığı tartışmalar, Avrupa’da 68 olaylarının gençliğin öncülüğünde patlamasına neden oldu diyebiliriz.

Bu noktada, Amsterdam, Berlin, Paris, Budapeşte gibi Avrupa şehirlerinde artan mobilizasyon ile kültür paylaşımı uluslararası bir dayanışma ağı yarattı. Bu şehirlerden yükselen sesler ulusların ve milliyetçiliğin değil, aksine enternasyonalizmin sesiydi. Taleplerin başında bütün sınırların kaldırılması gelirken; feminizm, çevrecilik, cinsel özgürlükler, savaş karşıtlığı, etnik ayrımcılığa karşı mücadele gibi kavramlar güçlenmeye başlıyor, her yerde otoriteye olan başkaldırıyla geleneksel normlar sorgulanıyordu. Otoriteye olan başkaldırının bir ayağını oluşturan devlet otoritesine başkaldırının yanı sıra gelenekselliğe yönelen eleştiri oklarından “eski sol” örgütlenmeler de nasibini alıyordu. Batı Avrupa’da görülen ‘68 hareketlerini incelerken, bunların ana özelliklerinin anilik ve müesses siyasi hareketler ve partilerden bağımsızlık olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bu hareketlerin devlet iktidarını ele geçirmek gibi bir talepleri olmadan mücadelelerini yürüttüklerini de belirtmek gerekiyor. Onları 1848’in yarattığı sol hareketlerden ayıran esas nokta da budur. 

Türkiye örneğindeyse batının ‘68’inin Türkiye için bir tetikleyici olmadığını, sadece Türkiye’nin ‘68’den önce başlayan siyasi hareketliliğinin ivmesini artıran bir durum yarattığını görüyoruz. “Türkiye’de ‘68’e kadar bir geri kalmışlık ve bağımlı ülke olma sorununu ortaya koyan siyasi hareketliliğe Batı’dan gelen dalganın etkisi ile üniversitenin, eğitimin, siyasî yapılanmanın sorgulanması temaları eklendi”.[13] Bunun sonucunda eski tip siyasi yapılanmalardan TİP ve sol parti olma iddiasını yeni edinmiş olan CHP sorgulanmaya başlayarak yeni siyasi kanallar üretilmeye çalışıldı. Bu dönem sosyalizmin anti-emperyalizm kavramıyla birlikte ulusal bağımsızlığı birleştiren Türkiye solu, aynı zamanda yerli bir sentez de ortaya çıkardı. Latin Amerika’daki silahlı mücadelelerin etkisinin Batı’da hissedilmesi ve burada oluşan sempatinin propagandasının Türkiye’ye ulaşmasıyla Türkiye’de de bu ihtimal çokça tartışılmaya başladı. Bu noktada Türkiye’deki ‘68 sol hareketlerinin Batı’dakilerden en büyük farkını görüyoruz: İktidarı istemek. Batı’dakilerin aksine mikro alanlarda iktidar sahibi olmayı, bunun dışında sadece özgürlüğü istemeyi değil, doğrudan bunu sağlayacak aygıta da sahip olmak Türkiye örneğinde asıl amaç olmuştu.[14] Bu yazının konusu olmasa da pek çok açıdan bakıldığında Gezi Parkı direnişinin, Batı’nın ‘68’i ile çok daha fazla ortak nokta içerdiğini söyleyebiliriz.

Yine Batı’daki ve Türkiye’deki ‘68’in sınıfsal karakterini de incelemek gerekirse, aslında bir birlik olmadığını görüyoruz. İki hareket de genel hatlarıyla orta sınıf ailelerden gelen üniversite öğrencilerinin önderliğinde ve katılımında gerçekleşti. Ancak bunların işçi sınıfıyla ilişkisi Batı’da çok daha zayıftı ve hatta yer yer çatışmalara da sahne oluyordu. Özellikle Almanya ve İtalya’da Herbert Marcuse’nin görüşleri çok revaçtaydı ve kendisi ’68 gençliği arasında bir kanaat önderi olarak görülüyordu. Marcuse’ye göre, ileri Batı toplumlarında işçi sınıfı, orta sınıf değerlerini içselleştirerek devrimci özelliğini kaybetmiştir. Öztürk’ün Kışlalı’dan aktardığı üzere “batılı proletaryayı Marksist anlamda “sömürülen sınıf” olmaktan uzaklaştıran neden, geri kalmış ülkelerin artı-değerlerinin önemli bir bölümünün ileri kapitalist ülkelere aktarılması ve böylelikle bu ülkelerin kendi içindeki sınıf çelişkilerinin törpülenmesidir”.[15] Türkiye örneğinde ise geri kalmışlıkla tarihi bir hesaplaşma içerisinde bulunan sol hareket, bağımsızlık ve anti-emperyalizmle bu hesaplaşmayı birleştirdikten sonra Marcuse’nin görüşünü dikkate alarak dahi düşünülse proletaryanın Türkiye’deki devrimci potansiyelini kaybettiğine dair bir kuşkuya düşmedi. Zira geri kalmış bir ülke olarak Türkiye’nin proletaryasının egemen sınıflarla olan ilişkisi bütün çıplaklığıyla bir karşıtlık yaratmaktaydı. Bu durumda kendilerini geri kalmış bir ülkenin aydınları olarak gören üniversite öğrencileri, emekçi kitleleri bilinçlendirmek ve örgütlemek için bir öncü rolüne soyundular. Gerek Türkiye’de gerekse Batı’da gençlerin işçilerle yaptıkları bu işbirliği, orta sınıftan gelen gençlerin gelecek tahayyülleri ve talepleriyle işçi sınıfının günlük taleplerinin (yüksek maaş-iş güvencesi vb.) uyuşmadığı noktada devamlı olamamıştır.

’68 hareketi Batı’da doğrudan bir iktidar değişimine neden olamasa da (zaten bunu talep de etmiyordu) pek çok şeyin değişimine neden oldu. Geleneklere ve otoriteye karşı azalan saygı; artık kadınların, gençlerin, azınlıkların ve pek çok diğer grubun egemenlerin kurallarını daha az uygulamaları ve örgütlenmeleri sonucunu doğurdu. Devlet otoritesine olan saygı giderek azaldı. Son olarak, ’68 öncesi sermaye ve emek ilişkisi hiçbir zaman yeniden kurulamadı.[16] Batı’nın ’68 hareketlerinin talebi enternasyonalleşme ve sınırların ortadan kaldırılmasıydı, ancak birkaç yıl sonra başlayacak neoliberalizm ve küreselleşme dalgası hem bu talepleri piyasa yararına dönüştürecek hem de emek sömürüsünün boyutunu değiştirecekti.

Türkiye’de de Avrupa’da yaşanan değişimlerin etkisi hissedildi. Ancak Türkiye’nin kendi ‘68’inin Türkiye’de aynı şekilde bir devrim etkisi yarattığını söylemek çok zor. Zira hümanist, özgürlükçü, anti-otoriter ve anti-emperyalist bir nitelik taşıyan Türkiye ‘68’i, günün sonunda bu değerlerini savunamayarak kendisini o gelenekselliğin içinde erimiş bir konumda buldu. Çok da uzak olmayan bir geçmişte Gezi Direnişi’nin yaşanmasının nedenlerinden biri 68’de yarım kalan hesabın yeniden açılması olabilir mi? Belki bu konuya bir başka yazıda değinebilirim, şimdilik sadece bir soru olarak ortaya atmış olayım.

  1. 21. Yüzyıl Gençlerinin Sınıfsal Konumu

21. yy gençlerinin 19.yy proleterlerinden farkı nedir sorusuna gelirsek elbette burada gençlerin yekpare bir ekonomik sınıf oluşturduğunu ya da sosyal, kültürel anlamda Bourdieugil bakışla toplumsal uzamda birbirlerine çok yakın konumlar işgal ettikleri iddiasında değilim. Ancak bu soruyu cevaplarken; öncelikle 21.yy gençlerinin ‘68’dekilerden farkının ne olduğunu incelemenin belki de daha doğru olacağı kanaatindeyim. Üniversitelerin sayısının az olduğu ve üniversite okumanın bir kültürel ve sosyal sermaye gerektirdiği, bunun da daha çok orta ve üst sınıftaki ailelerce karşılanabildiği ’68 dönemi dünyasının aksine üniversite şu anda toplumun her sınıfından pek çok gencin gidebileceği bir kurum haline geldi. Öte yandan, neoliberalizasyon sürecinde değişen üretim ve emek ilişkilerinin de etkisiyle orta sınıf giderek proleterleşti. Yemeniciler Keleş’in Carchedi’ye dayanarak yaptığı değerlendirme bu noktada önemlidir:

 “Carchedi “On The Economic Identification Of Middle Class” isimli makalesinde kapitalist sisteme ve bu sistemde ortaya çıkan “yeni orta sınıf”a odaklanır. Carchedi, küçük girişimci sınıfı eski orta sınıf olarak tanımlar ve bu makalesinde onlara yer vermez. Carchedi yeni orta sınıfa örnek olarak yönetici konumda çalışan işçileri gösterir. Carchedi’ye göre bu işçiler, hem emek hem de üretim aracı sahibi olmadıkları halde sermayenin işlevini yerine getirmektedir. Gelirlerinin ise bu sebeple iki bileşeni vardır. Bunlardan biri emekleri karşılığı aldıkları “ücret”, diğeri ise “kar” dır. Ancak, iki fonksiyonu da üstlenen bu yönetici sınıfın zaman içinde gelirlerinin içindeki emek payının oranı sermaye payına göre kayda değer bir artış gösterecektir ki, Carchedi’ye göre bu yeni orta sınıfın proleterleşmesi anlamına gelmektedir”. [17]

Neoliberalizmle birlikte genişleyen proletaryayı ise şu an belki sadece emeğini ücretle kiralayan değil, aynı zamanda belirsiz ve güvencesiz çalışma ilişkileriyle tanımlayabiliriz.[18] Bugün üniversite mezunu milyonlarca gencin yüzleştiği gerçeklik işte budur. Taşeron çalışma, ücretsiz ya da düşük ücretli stajlar, esnek çalışma saatleri ve düşük ücretler… Bu da ‘68’in aksine 21.yy gençlerinin ekseriyetinin proleter niteliğini göstermektedir. Geçmişte orta sınıf hayatı sürmeyi sağlayan mesleklerde dahi gençler bugün proletaryanın tabi olduğu koşullarda yaşamaktadır. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre Y kuşağı olarak isimlendirilen kişilerin ABD’nin toplam servetinde sahip olduğu pay %4.8. X kuşağı olarak adlandırılan kişilerin aynı yaşlardayken ABD’nin toplam servetinde sahip olduğu pay bunun iki katıydı. “Baby boomer” olarak adlandırılanların aynı yaşlarda ABD servetindeki payının ise Y kuşağının sahip olduğunun dört katı olduğunu görüyoruz.[19] 2021 yılında kuşaklar arası bu makas açılmaya devam etmektedir.

Yarım asır önce başlayan neoliberal dönüşüm, emeğini kiralayarak yaşamını sürdüren insanların güvencesizliklerini ve geleceksizliklerini derinleştirirken bir yandan da kullanılan otoriter devlet formasyonu, “borcu” genelleştirilmiş bir zor aygıtı olarak proleterlerin hayatına soktu. Öyle ki 1970 krizi sonrasında çalışanların geliri ile harcamaları arasındaki sistematik fark kredi mekanizmasıyla kapatıldı.[20] İşte 21. yy proleterlerini 19. yy’daki öncüllerinden öteye koyan etkenlerden biri de borçluluğun sürekliliği halidir. Toplumun bütün kesimlerinden azade olarak gençler de; üniversite öğrenimleri döneminde aldıkları öğrenim kredileriyle hayata borçlu olarak başlatılmaktadır. Borçluluk ile “yetişkin” hayatlarına ilk adımlarını atan gençlerin, böylece, çalıştıkları güvencesiz koşulları kabul etmekten başka çaresi kalmamıştır. Bu şartları kabul etmemek gibi bir lüksü olan kesimler için ise bu güvencesiz koşullar kariyerist söylemlerle başarılı bir şekilde güzellenmekte ve propaganda edilmektedir.

  1. Devletin İdeolojik Aygıtları ve Teknoloji Devleri

Şimdiye kadar insan düşünüşünü ele aldım, bu düşünüşün paradigma tarafından nasıl şekillendirildiğini anlatmaya çalıştım. Paradigmanın zayıfladığı anda onu yıkacak bir özne arayışında gençliği incelemeye çalıştım. Ancak paradigma değişikliğini yapmaya aday özne olan gençliğin karşısında çok güçlü bir rakip de yükseliyor. Bilgi tekelini elinde bulunduran uluslararası teknoloji şirketleri şu anda paradigmayı yönlendirme konusunda belki de en güçlü konumda bulunuyor. Bilgi tekeli ve paradigmaya hakimiyet günün sonunda insan düşünüşü üzerinde, yazının başında bahsettiğim kavram setlerinin belirlenmesi konusunda bu şirketlere büyük bir iktidar alanı yaratıyor.

İnsan düşünüşü ve bilgi üretimini etkileyen etkenler için pek çok kavram ortaya atılmıştır. Bunlardan biri Althusser’in Gramsci’den yola çıkarak kavramsallaştırdığı “Devletin İdeolojik Aygıtları”dır. Buna göre devlet; okulları, medya gücünü kullanarak üretim ilişkilerinin insanlar arasında yeniden üretilmesini sağlar.[21] Günümüz neoliberal toplumunda ise bu paradigmayı şekillendirme işlevi, yani üretim ilişkilerini yeniden üretecek aygıtları kullanma yetkisi her geçen gün artan bir şekilde ve belki de devlet aygıtının tahayyülünün üstünde ve daha etkili olarak büyük teknoloji şirketlerine (Facebook, Amazon, Netflix vb.) geçmektedir. Neoliberal paradigmanın kendi ürettiği sorunlara çözüm bulamadığının kanıtlarından biri de devletlerin bu şirketlerle olan ilişkilerinde yatmaktadır. Günümüzün ekonomik yöntemleri ve hukuk kuralları bu büyük teknoloji şirketlerinin hayatlarımızın en ufak ayrıntılarına kadar hakim olmasını ve dahi bunları kontrol etmelerini engellemek amacıyla düzenlemeler üretmeye yetmiyor. Sosyal medya araçları, onlara verdiğimiz bilgilerle bizim hayatımızda ne yaptığımıza hakim olmakla kalmıyor, hayatımızı nasıl yöneteceğine yönelik algoritmalar da geliştiriyor. Demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü gibi, içeriği mücadeleler sonucu belirlenmiş kavramlar deforme edilerek egemenlerin ajandalarına uygun olarak değiştiriliyorlar. Sosyal medyanın hayatımızı nasıl yönettiğine dair en sansasyonel etkilerden birini ABD’deki 2016 başkanlık seçimlerinde gördük. Reklam ve post algoritmasıyla “yanlış bilgi”nin yayılması için bir merkez haline gelen Facebook’un Cambridge Analytica skandalının ortaya çıkması, sosyal medyadaki kişisel verilerin, beğenilerin ve bilgi tekelinin ele geçirilmesinin sonuçlarını bize gösterdi. Twitter, uygulama içerisinde kullanıcılar tarafından atılan tweet’lere kendi “fact-check” filtresini getirerek bilgi üstündeki tekelini genişletirken bir yandan da görevdeki bir ABD Başkanı’nın hesabını kapatarak adeta güç gösterisi yaptı. Ayrıca reklam sektörüyle birleşen sosyal medya, insanların güzellik algılarını, mutluluk beklentilerini şekillendirerek meta haline getirmenin çok daha hızlı ve pratik bir yolu oldu.

İnsanın her türlü üretimine ek olarak ilişkilerinin, hobilerinin ve hatta bedeninin dahi bir meta haline geldiği bir kırılma yaşandı paradigmada. İşte bu kırılma, tam da olması gerektiği gibi paradigmanın sorunlu yan etkilerini ortaya çıkardı. Neoliberalizmin neden olduğu ekonomik değişikliklerden; güvencesizlikten, geleceksizlikten ve gelir adaletsizliğinden halihazırda bahsetmiştim. Bunlara ek olarak neoliberalizmin toplumsal ilişkilere nasıl etki ettiğini de belirtmiştim. Neoliberalizmin toplumsal ilişkileri, insan bedenini, düşüncelerini metalaştırması ve bunları yönetmesi konusunda teknolojik gelişmeler ve özellikle sosyal medya ateşleyici bir motor işlevi gördü. Neoliberalizmle birlikte piyasalardan her gün daha fazla elini çeken devletler, piyasanın sanal dünyada bir meta olarak insan üzerinden nasıl şekillendiğini; Twitter, Facebook gibi alanında tekel gücünde olan sosyal medya ağlarının ellerinde bulunan verileri nasıl kullandıklarını öğrendikçe korkuya kapılmaktalar. Bu alanda regülasyon çağrısı yapılması sebepsiz değil. Ancak herhangi bir regülasyonun istenen kontrolü sağlayamayacağı aşikar. Zira her şeyin metalaştırılması tam da içinde bulunduğumuz paradigmaya içkin bir durum. Bugün bir ABD başkanının attığı tweet’in doğruluğuna dair uyarı koyan Twitter’ın ve benzerlerinin bilgi üzerindeki tekelini bu paradigma içerisinde kalarak yıkmanın bir yolu yok.

Gelecekteki dönüşüm, metalaşma sürecinin daha da vahşileşmesi ve bütün bu kavramların bir kar-zarar analiziyle okunacağı ve yeni aktörler olarak tekel teknoloji firmalarının hakim olduğu bir paradigmaya neden olabileceği gibi bu gidişatın tamamen tersine çevrilmesi de mümkün olabilir. İşte burada düşünmemiz gereken husus, paradigmada yaşanacak bir değişimin kim tarafından ve hangi doğrultuda yapılacağı veyahut halihazırdaki paradigmanın tamamen ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağıdır. İşte ben burada bir paradigma değişikliği yaşanacaksa bunu; paradigmanın sorunlu yönlerini hem gerçek hayatındaki ekonomik ve sosyal ilişkilerinde hisseden hem sanal hayatında deneyimleyen gençlerin yapabileceğini düşünüyorum.

  1. Ne Yapmalı?

Devletin eski ideolojik aygıtlarının aksine, sosyal medyanın bize sunduğu olumlu imkanlardan bir tanesi, belki de boşluklarından birisi diyebiliriz, herkesin orada bir özne olarak kendini var edebilmesidir. Bunun da doğal sonucu olarak egemenlere, hegemonik aktörlere, sermayeye yani paradigmayı inşa edenlere ve yönetenlere karşı bu silahı çevirebilmek mümkün. Yüzlerce yıl önce köleler, daha sonrasında serfler haklarını efendilerine, efendilerinin onlara sağladığı saban ve silahlarla isyan ederek kazanmışlardı. Şimdi gençlerin de elinde internet böyle bir silaha dönüşebilir.

İşte ben tam da burada yeni bir “genç” tanımı yapılması gerektiğini düşünüyorum. Gençlik, beden politikalarıyla “beden dinçliğine”, eğlence sektörünün etkisiyle eğlenmeye, kendini var etmeye çalıştığı toplumun yarattığı kimlik bulma bunalımıyla sarıldığı şeylerle tanımlanan bir grup yaşça küçük insana indirgenemez. Çünkü aslında gençlik, başta belirttiğim tanımların aksine yaşla ya da genç yaşın verdiği toylukla tanımlanabilecek bir olgu değildir. O aslında zihinsel sınırlara sahip olmayanların, köşesiz olanların içinde bulunduğu bir durumdur. Bu sınırsızlık ve köşesizlik ancak paradigma ve kavram setlerinin koşullamasının önüne geçerek sağlanabilir. Böylece paradigmanın yetersizlikleriyle daha çok karşılaşılacak ve bunun yarattığı rahatsızlık bir bulaşıcı hastalık gibi hızla yayılacaktır. Bu noktada gençlik, patlamaya hazır bir kuvvet olarak, geçmiştekinin aksine proletaryanın bağrında yer alıyor ve proletaryanın öncülüğünü eline almaya en büyük aday aktör olarak bulunuyor. ‘68’de proletaryayla gençlik hareketleri arasında yaşanan ve “taleplerin farklılığı” nedeniyle iş birliğinin kısa sürmesine neden olan sınıfsal farklılık artık ortadan kalkmış durumda. Peki bu durumda ne yapılabilir?

Gençlik her dönemde insanların söyleminde bir değişim umudu olarak beliriyor. Öyle ki bu umut onlara, içinde bulundukları kurum ve kuruluşları içeriden düzeltme ve “ülkeyi kurtarma” gibi misyonlar yüklenmesine sebep oluyor. Buna rağmen gençlerin bağımsız olarak sahneye çıktıkları ve sözlerini söyledikleri her alanda yüzlerine “tecrübesizlik” damgası vurularak ağızlarından çıkanlar göz ardı ediliyor. Gençlerin toplumda ve politikada var olma çabası, onları temsil etme iddiasında bulunan ancak onların koşullarına son derece yabancı olan siyasetçiler tarafından sönümleniyor. Böylece siyaseten tecrübeli olanların iktidar alanının içerisinde yer tutmaya itilen gençler, zamanla o iktidara tabi olarak paradigmanın yıkılması için gereken “paradigma tarafından koşullanmama” şartını ellerinden kaçırıyorlar. Bu şekilde paradigmadan çıkış gerçekleştirmek mümkün görünmüyor. Paradigmadan çıkışı gerçekleştirebilmek için gençlerin “temsil” edilmesine değil, bizzat karar alma sürecine katılması için kanalların açılmasına ihtiyacımız var. “Çocuklarıma böyle bir dünya bırakmak istemiyorum.” diyenlerin değil, bizzat onların çocuklarının kendi geleceklerini inşa edebilecekleri siyasi kanallara ihtiyacımız var.

Benim önerim, gençlerin doğrudan doğruya karar alma sürecinde gerçek anlamda etkili olmadıkları hiçbir organizasyonda yer almamalarıdır. Zira bu durum az önce bahsettiğim gibi, halihazırda paradigmanın içerisinde yetişmiş ve ona tabi olmuş kişilerin etkisi altında kendi enerjilerinin sönümlenmesine, düşüncelerinin bu insanlar tarafından şekillendirilmesine sebep olarak değişimi imkansız görmelerine ve kaçırmalarına neden olmaktadır. Gençliğe düşen üzüme bakarak kararmak değil, bağcıyı kovmaktır.

Gençlerin yekpare bir siyasi özne olmasının önündeki belki de en büyük engellerden biri örgütlenme sorunu olabilir. ‘68’in mirası olarak canlı kalan, müesses siyasi partilere ve hareketlere olan güvensizlik ve hatta başkaldırı günümüzde de gençler arasında çokça görülebilen bir olgu. Türkiye’de özellikle gözlemleyebildiğimiz üzere, hayat tarzına müdahale nedeniyle gençler sanıldığının aksine fazlasıyla politize olmuş durumdalar. Ancak politik duruşlarını siyasi bir yapılanma altında göstermekten çekinmenin yanı sıra bunu istemiyorlar. Bu durum, genel olarak müesses siyasal partilerin ve örgütlerin hantal yapısına katılmak istememelerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle yeni örgütlenme şekilleri de oluşturmak gerekiyor. Kaldı ki bu örgütlenme şekilleri kendini var etmeye başladı bile. Bütün dünyada görülmekle birlikte özellikle Türkiye’de, genişleyen LGBTİ+  hareketleri, Kadın Hareketi, çevre hareketleri gibi organize oluşumların itici gücünü gençler oluşturuyor. Yine internet ortamında da egemen söylemin karşısında, somut olaylara karşı yaşça daha küçüklerin oluşturduğu deorganize bir hareketlilik göze çarpıyor. Aklıma hemen Tik-tok’ta Trump ile alay edilmesi ile Youtube üzerinden yayın yapan Erdoğan’a yapılan dislike yağmuru geliyor. Tabii bütün bir sosyal medya aktivizmi de aslında bu gruba dahil edilebilir. Bu hareketler bir değişimi başlatacak büyüklükte değil ya da böyle bir amacı da henüz yok ancak somut talepler altında belli bir birlikteliğin yaratılabileceğini ve bunun da internet üzerinden yapılabileceğini gösteren örnekler oluşturdular.

Sosyal medya ve internetin siyasal mücadeledeki yeri çoğu zaman küçük görülüyor. Oysa, iktidara karşı kamusal alan olarak sokakta yapılan bir itaatsizlik eylemi nasıl iktidarın meşruiyetine bir darbe vurmak açısından önemliyse, yeni kamusal alan olan internet ve sosyal medyada da aynı sonuca ulaşabileceğini düşünmemek için hiçbir sebep yok. Sokaklarda mücadelenin günün sonunda fişlenme, gözaltı veya geleceksiz bırakılma ile sonuçlanabileceği günümüz gerçekliğinde internetin egemenlere karşı alternatif bir saldırı aracı olarak kurgulanabilmesi mümkün. Egemenlerin gücünün kaynağını oluşturan finans kapitalin,  çevrimiçi olarak üretildiği ve dolaştığı bir dünyada yaşıyoruz artık. Buna karşı örülecek direniş de pekala çevrimiçi olarak örülebilir. Hatta internetin yarattığı yeni kamusal alanda bu direnişin örülmesinin zorunlu olduğunu söyleyebiliriz. Elbette bu noktada kamusal alanlardan sadece birisine kapalı kalarak “yankı odalarına hapsolmak” tehlikesinden kaçınmak, direnişlerin arasında bağ kurarak devamlılığını sağlamak gerekiyor. Bu bağlantıyı sağlamak üzere genç siyasi öznelere tarihi bir görev düşüyor.

Binlerce yıldır sömürülenlerin mücadelesiyle sömürünün biçimi değişti ancak kendisi hiç ortadan kalkmadı. Belki de bunun temel sebebi şimdiye kadar yaşanan siyasal devrimlerde devrimin öncülerinin paradigmadan rahatsız olan, ancak onun çokça etkisinde kalmış insanlarca yapılmış olmasıdır. İşte her şeyden önce sömürü ilişkilerinin ortadan kalkmasını arzulayanların öncelikle buna karşı çıkması gerekmektedir. Yaşanacak paradigma değişiminde, eski paradigmayı yıkıp yeni paradigmayı kuracak olanlar genç emekçiler mi olacak, yoksa paradigmanın geleceği büyük uluslararası şirketlerin öz evlatları olan teknoloji firmalarına mı bırakılacak buna karar vermek gerekiyor. Ben bu noktada, yaşanacak paradigma değişikliğinde gençlerin aktif bir siyasi özne ve hatta değişimin öncü kuvveti olması gerektiğine inanıyorum. Türkiye coğrafyası özelinde baktığımız zaman bu çok daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Zira, geç sanayileşen ve daha geç kentleşen bir ülke olan Türkiye’de gerçek anlamda köyden kopmuş, şehirli, emek gücünü belirli bir ücret karşılığı kiralamak dışında bir yaşam seçeneği olmayan, bilinen tanımıyla proleter olan en büyük grup bahsettiğimiz bu gençlerdir. Gençlerin bağımsız olarak örgütlenmesi ve mücadelesi, paradigmanın çelişkileriyle her gün mücadele etmeleriyle birleşince onları değişimin motoru yapabilir. Bu da toplumun sömürülen diğer kesimlerinin onları takip etmesiyle değişimin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Günümüzde tabanını genişleten sağ-popülizmin ve milliyetçiliğin, göçmen karşıtlığının, bütün o küreselleşme yanılsamasının ardında sessizce büyüyen düşmanlığın karşısına çıkarılabilecek şey 68’in farklılıkları selamlayan, sınırları kaldırma taleplerini sınıfın talepleriyle birleştirebilen bir gençlik hareketidir. Bunun da yolu, gençliği hakim paradigmanın yaptığının aksine metalaştırılmış ilişki ağlarına hapsetmekle değil, gençliğin fikir dünyasında aktif kılınarak üstündeki bütün vesayetlerden arındırılmasıyla olacaktır.


REFERANSLAR

[1] 09.12.2020 tarihinde sozluk.gov.tr adresinden alındı.

[2] Kuhn, T. S. (2019), Bilişsel Devrimlerin Yapısı, İstanbul: Kırmızı Yayınları

[3] Kuhn, T. S. (2019) s. 183.

[4] Kuhn, T. S. (2019) s. 243.

[5] Ocaklı, F. (2020). Ahbaplar, Çavuşlar ve 2020 Türkiye’sinde Neoliberalizm, 01.06.2021 tarihinde https://birikimdergisi.com/guncel/10350/ahbaplar-cavuslar-ve-2020-turkiyesinde-neoliberalizm adresinden erişildi.

[6] Akçay, Ü. & Güngen, A. G. (2016) Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş. 2nd ed, Nota Bene, Ankara.

[7] Bkz. http://www.amargidergi.com/yeni/?p=1567

[8] Bkz. https://www.project-syndicate.org/commentary/post-covid-capitalism-great-reset-by-klaus-schwab-2020-10?barrier=accesspaylog

[9] Arrighi G., Hopkins T.K., Wallerstein I. (1989), Antisystemic Movements, Londra: Verso. s. 97.

[10] Arrighi G., Hopkins T.K., Wallerstein I. (1989), s. 99.

[11] Bora T. (1998), ’68: İkinci Eleme, 27.11.2020 tarihinde https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-109-mayis-1998/2304/68-ikinci-eleme/3244 adresinden alındı.

[12] Jobs, R. I. (2009), Youth Movements: Travel, Protest and Europe in 1968, American Historical Review, April 2009, 376-404

[13] Bora T. (1998)

[14] Bora T. (1998)

[15] Öztürk, E. (2018), Türkiye ve Fransa’da 1968: Fransa’daki Mayıs Ayaklanmasını Başlatan Öğrenci Hareketinden Farklı Yönleriyle Türkiye’de Sosyalist Öğrenci Hareketi, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 19, S. 34, s. 371-415.

[16] Arrighi G., Hopkins T.K., Wallerstein I. (1989)

[17] Yemeniciler Keleş, D. F. (2015), Orta Sınıfın Tüketim Eğilimi, Beğeni ve Alışkanlıklarının Bourdieu Perspektifinden İncelenmesi: Orta Sınıf üzerine 2014 Yılında İstanbul’da Yapılan Niteliksel Bir Çalışma, 01.06.2021 tarihinde http://openaccess.maltepe.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12415/4054/399756.pdf?sequence=1&isAllowed=y adresinden alınmıştır.

[18] Çoban, F. (2020), Bourdieugil Bir İnceleme: Prekarya ve Sınıflandırma Mücadelesinin Politik Ontolojisi, Birikim Dergisi, 94-107

[19] Bkz. https://www.businessinsider.com/millennials-versus-boomers-wealth-gap-2020-10

[20] Akçay, Ü. & Güngen, A. G. (2016)

[21] Althusser L. (2014). Devletin İdeolojik Aygıtları, İstanbul: İthaki Yayınları

Neoliberalizm Tam Olarak Nedir?, 27.11.2020 tarihinde http://www.amargidergi.com/yeni/?p=1567 adresinden alındı.

Post Covid Capitalism, 27.11.2020 tarihinde https://www.project-syndicate.org/commentary/post-covid-capitalism-great-reset-by-klaus-schwab-2020-10?barrier=accesspaylog adresinden alındı.

Millenials Dominate the US Workforce, But Still They’re 10 Times Poorer Than Boomers, 18.05.2021 tarihinde https://www.businessinsider.com/millennials-versus-boomers-wealth-gap-2020-10 adresinden alındı.

 

Paylaş:
Default image
Alper Çavuşoğlu
Avukat - Yeditepe Hukuk