Bekâret Miti

*Jordan seyahatteyken genelevde kaldığım dönemde bir şey öğrendim: erkeklik organları ısırılarak ya da başka bir biçimde koparıldıklarında yeniden büyüyemiyormuş. Bence doğanın ciddi bir hatası bu, çünkü erkekler organlarına hiç dikkat etmiyorlar, hiç düşünmeden önlerine gelen yerlere sokuyorlar.

Vişnenin Cinsiyeti – Jeanette Winterson

Vladimir Vladimiroviç Nabokov, 1955 yılında yazdığı, başyapıtı olarak nitelendirilen kitabı Lolita’ya “Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-li-ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-li-ta.” diyerek başlar. Kitap kısaca özetlememiz gerekirse, başkarakter Humbert’in odasını kiralamak istediği bir ev sahibi kadının 10-12 yaşlarındaki kızına, onu gördüğü ilk andan itibaren beslediği bir saplantıyı konu alır. -Bu noktada aşk, sevgi veya ilgi anlamlarını içeren, ya da bu anlamlara çağrışım yapabilecek herhangi bir kelimeyi bu yazıya özellikle almak istemediğimi özellikle belirtmek isterim-. Lolita’nın bekâreti, saflığı, masumiyeti, Humbert’in geçmişindeki yaşanmamışlıklarıyla/deneyimsizlikleriyle özdeşleştirilir; Humbert bu arzunun deneyimsiz ve belirsiz nesnesi Lolita’ya karşı kendi yansıması üzerinden gördüğü bir benzerlik aracılığıyla gitgide daha çok saplantılı hale gelir, istismarın ve sömürünün şiddet boyutu da gittikçe artar. Lolita ise bu saplantının varlığını saptadıkça Humbert’in üzerindeki tahakkümünü daha da güçlendirir.

Kitabın bizim açımızdan ilgi çekici kısmı ise Nabokov’un başkarakteri Humbert üzerinden yola çıkarak anlattığı “sahip olma” arzusunun kökenleri ve bileşenleridir: Lolita’nın masumluğu ve bekâreti. Lolita, pedofil olduğu yazar tarafından da romanın en başından itibaren kabul edilen -zaten okuyucu tarafından okunmasını da bu kabullenişin deklarasyonuna bağlı tutulan bir çizgide- Humbert’in öyküsünü “tercihe bağlı bir kader” olarak okuyucuya sunar. Lolita, Humbert için vaat edilmiş topraklardır, bu ilişkilendirme ise bekâretin yüzyıllardır varlığını korumuş “kutsallığından” alır. Lolita ve Humbert’in ilişkileri gelişip ilerledikçe Humbert’in Lolita’ya uyguladığı istismarın şiddeti, Humbert’in kutsal topraklar olarak kafasında özdeşleştirdiği Lolita’nın üzerinde attığı adımlar aracılığıyla karakterize edilir. Lolita’yı fethettikçe ona karşı uyguladığı istismarın şiddeti de artar. Humbert’in varlığını inşa edebilmesinin tek yolu da Lolita’nın bekâretidir; çünkü bu topraklara daha önce kimse zaten ayak basmamıştır, varlığını çelişkili hale getirebilecek sorguya açık ya da bir başka tahakküm sebebiyle gücünü çarpıştırması gerektiğini düşündüğü hiçbir etken görülmemektedir. Durum böyleyken Lolita onun bölgesidir, ona aittir ve o da Lolita’yı korumaya yeminli bir askerdir. Lolita’nın gençliği ve vücudu, Humbert’in kendi yansımasını ve gücünün görkeminin görülebileceği bir temsildir.

Her ne kadar Nabokov pedofil bir adam üzerinden bekâret kavramı üzerinde çeşitli atıflarda bulunup bunun hasta bir adamın buhranları olduğunun üzerini çizmeye çalışıp okuyucudan en azından bu konuda belli bir sempati beklemiş olsa da aslında Nabokov’un Humbert’i günümüzde dahi bekâret konusunda düşünülenlerin çok somut bir figürü olarak varlığını korumaya devam ediyor. Yetişkin bir adamın 10-12 yaşlarındaki bir kız çocuğuna karşı hislerinin meşrulaştırılmasında yazar tarafından en geçerli tez olarak kullanılan “masumiyet”, “saflık”, “kutsallık” vb. birçok terim günümüz ilişkilerinin kurulmasında da kadınları aşağılayan ve kadını edilgen bir konumda tutmaya yarayan davranışı devam ettirmektedir. Kadına bu kavramlar aracılığıyla sahip olması gereken belli başlı kriterlerin varlığı üzerinden ket vurulması, toplum tarafından en basit örneğiyle “ahlak” safsatası altında normalleştirilir. Kadın, kendi cinsel hayatı daha başlamadan önce dahi erkeğin kendini gerçekleştirmesine, erkeğin “baskın tahakkümünün kurulabilmesi” için belli başlı özelliklere sahip olmalıdır: Vaat edilmiş kutsal topraklar olarak nitelendirilen bu kadın bedeninde daha önce başka bir erkin tahakkümünün, varlığının ya da en ufak bir izinin bulunmaması gerekir, diğer bir deyişle kadının “bekâreti” şarttır. Peki ama bekâret denilen bu durum tam olarak neyi ifade eder? Bekâret saptanabilir bir “şey” midir? Varlığı bilimsel olarak kanıtlanabilir mi? Bekâret kavramı tam olarak neye hizmet eder?

Feminizmin ve kadınlığa dair literatürün ulu nenesi/nenemiz Ursula K. Le Guin Kadınlar Rüyalar Ejderhalar kitabında bekâretin kaybını “Toplumsal olarak kabul gören bir varoluş değişimi; aynı zamanda, kutsal olandan dünyevi olana doğru bir durum değişikliği.” olarak niteler. Sözlüklerde ise en basit haliyle “bekâret” kavramı, bu yazının yazımında da ana kaynak olarak kullandığım, Hanne Blank’in “Bekâretin El Değmemiş Tarihi” adlı kitabında şu şekilde tanımlanır: “Bekâret, şimdi ya da geçmişte başkalarıyla cinsel temasa girmemekle tanımlanan insana özgü cinsel bir konumdur.” Fakat aslında Hanne Blank, bekâret tanımının en kapsayıcı halini sunmak isterken diğer taraftan okuruna sormadan edemez: Neler “cinsel temas” kapsamına girer bir insanın bekâretinin kaybı söz konusu olduğunda? Gerçekten de bu biraz komik ama bir o kadar da ironik bir sorudur, çünkü aslında şu anda dünya üzerinde bekâret tanımları birbiriyle birebir örtüşebilecek hiçbir toplum yoktur. Bir diğer taraftan da “bekâret” hiçbir zaman erkeklere dair bir soru olmamıştır, “bekâret” üzerinden değeri biçilen, kendisine atıfta bulunulan hep kadındır. Çünkü bir erkeğin yaşadığı cinsel ilişki, ona hâkimiyet kazandırırken, kadın yaşadığı cinsel ilişki sonucu “hâkimiyetini” erkeğe devretmiş görülür. Bununla da bitmez, kadın “kadınlığının” göstergesini de bu cinsel ilişki edimi sonucu kazanır: Bakire küçük bir kızın cinsel anlamda arzulu gerçek bir kadına dönüştürülmesi için gerçek bir adama ihtiyaç vardır ve kadın buna minnettardır. Kadınla yatan ilk kişi olduğu için adam kelimenin tam anlamıyla kadını “kadın” yapar.[1]

Bekâret kavramının elle tutulur, gözle görülür ya da en azından somut olarak varlığının meşruluğu noktasında en büyük göstergesi kabul edilen “himenin” yani “kızlık zarının” icadı ise tıp bilimi tarafından geçtiğimiz son yüzyıllarda gerçekleştirilmiştir. Bu zarın tıpta adının konulmasıyla ve tıp kurumunun da toplum üzerinde büyük bir güç elde etmesiyle birlikte, bekâret adlı kontrol mekanizması ataerkil toplumlarda ciddi bir değişim geçirmiş ve doktorlar, kadınların bedenleri ve cinsellikleri üzerinde hiç de azımsanmayacak bir yetkiye kavuşmuştur. Geçmişte, erkeklerin babalık ve mülkiyete ilişkin kaygılarının ve üretken kadın bedenini denetim altında tutma arzularının bir uzantısı olarak yaratılan bekâret kavramı, tıp kurumunun ortaya çıkması ve gitgide artan bir güce karışmasıyla birlikte, “tıbbileştirme” diyebileceğimiz bir dönüşüm geçirmiştir. Tıp kurumunun konuya el atarak bekâretle himeni özdeşleştirmesi, hem bekâret gibi soyut bir kavramın kadın bedeninde fiziksel bir varlık kazanmasını sağlamış, hem de bu sayede bekâretin sorgulanamaz, karşı çıkılamaz doğal bir gerçekliğe dönüşmesine sebep olmuştur. Bu dönüşüm sırasında, himen bekâretin fiziksel kanıtı sayılmaya başlanmış ve böylece bekâret, gerektiğinde muayene edilebilen, tamir edilebilen ve hatta uğruna yepyeni bir operasyon geliştirebilen, bilimsel ve nesnel bir gerçeklik kazanmıştır.[2] İncecik bir zar parçası himenin isimli ve işlevli bir hale getirilmesinden sonra; bekâret, ancak bir vajinayla bir penis, bir kadınla bir erkek arasında sonlandırılabilir bir statüye yükselmiştir. Çünkü zarın yırtılmasıyla bekâret statüsünün kaybolması birbirleriyle özdeş ama aynı zamanda diğer bir taraftan da tamamlayıcı eylemler olarak kabullenilmiş; dolayısıyla bu da erkek egemen cinsellik anlayışın baskınlığının var olduğu ataerkide, erkeklerle cinsel birleşme yaşamamış lezbiyenler ömür boyu bakireliğe mahkûm edilmiştir. “Bir genç kızın kadınlığa dönüşümü” için muhakkak ki varlığı zorunlu görülen penisin yokluğu, erkeklerin eşcinsel kadınlara bakış açılarında ve özellikle de “kadınlıklarının meşruiyetlerinin sorgulanmasında” onlara bu konuda bir söz hakkı düştüğü gibi bir yanılgıya itmiş bu da erkeğin eşcinsel kadınları çoğu zaman bir tehdit olarak algılamasına sebep olmuştur; varlığını erkek edimine gerek duymadan ilan edebilen ve sürdürebilen bir kadın “türü”, ne kadar korkunç! Hanne Blank’in de dediği gibi, erkekler için “Eşcinsel kadınlar kadından sayılmaz çünkü cinsel ilişki kurdukları kadınlarda, erkeğinki gibi, onları bir dokunuşta kadına dönüştürecek sihirli bir değnek yoktur.” Kısaca, geleneksel kurallaşmış şekliyle ifade etmemiz gerekir ise, erkekler için kadın bekâreti yalnızca heteroseksüeldir. Bu hegemonik bakış açısı yalnızca eşcinsel kadınların kendi cinsel hayatlarının meşruiyetlerinin sorgulanmasında da göstermez kendini, ayrıca bakire tarafın ilk cinsel deneyimi adeta kadının teslimiyetiyle özdeşleştirilerek erkeğin cinsel ilişkideki rolü “sahiplenen, sömüren ve hâkim” konumuna çıkarılır. Virginia Woolf toplumsal cinsiyet rollerinin en iyi şiirsel taşlamalarından biri olan Orlando’da, kadın erkek ilişkilerinde erkeğin sahip olduğu statüyü ince ince alaya alırken de şu sözlere yer verir: “Çünkü diye geçirdi aklından, güvertedeki şezlonguna yeniden uzandığında için için tartışmayı sürdürerek, “Hiçbir şey karşı koyup sonra teslim olmaktan, teslim olup sonra karşı koymaktan daha harika olamaz. Gerçekten de ruhu başka hiçbir şeyin yapamayacağı kadar coşturuyor. Öyle ki diye sürdürdü, sırf bir denizci tarafından kurtarılmanın zevkini tatmak için kendimi denize atmayacağımdan pek emin değilim.”  Virginia Woolf tarafından zekice alaya alınan ve tipik kadın davranışı olarak çizilen kadının kendi eyleyiciliğini erkeğe teslim etmesi, aslında kadının kendi varlığını meşrulaştırması için erkeğin varlığını birincil sırada görmesinden ve bu teslimiyetin de Simone de Beauvoir’ın da ortaya koyduğu üzere kadının “İkinci Cinsiyet (La Deuxième Sexe)” olarak görüldüğü kanıksanmış kabullenilişinden başka bir şey değildir.

Peki acaba tıp bilimi bu kadar büyük gelişmelere sahip değilken, bekâret kavramı hangi olgular karşısında şekilleniyordu? Daha doğru ifade etmek gerekirse, geçmiş yüzyıllarda bekâret tespit edilebilir bir şey miydi? İşte aslında bu sorunun cevabı bizi bekâreti bir mit olarak görme noktasında en keskin viraja sokuyor. Çünkü bekâretin tespitinde yüzyıllar boyunca birbirinden farklı metotlar kullanılmış ve bunlar kullanıldıkları sürece de kullanıldıkları toplumlar tarafından norm kabul edilmiştir. Örneğin Amerika’nın güneyindeki kırsal bölgelerde yaşayan siyahi toplulukların bir halk geleneğine göre, bir adam parmağının ucuyla kulağından biraz kulak kiri aldıktan sonra parmağını kadının vulvasına bastırarak bir kadının bekâretini test edebilir. Bu şekilde bir adamın kulak kirine maruz kalmak kadının canını yakar ve ağlamasına neden olursa, kadın bakiredir çünkü bir adamın bedeninden çıkan herhangi bir salgı kadının bekâretini yakma gücüne sahiptir.[3] Peki, bu metot zaten doğuştan yırtık olarak var olması çok muhtemel (ve yaygın), her kadında binbir farklı çeşidinin, türünün ve görünüşünün olduğu tıp bilimi tarafından da kabul edilen “kızlık zarı tespiti” metodundan daha mı az geçersizdir? Cevap verelim, bekâret testleri bize bir kadının bakire olup olmadığını söyleyemez; sadece bu kadının kendisiyle aynı zamanda ve yerde yaşayan insanların bakireler hakkında doğru olduğuna inandığı şeye uyup uymadığını söyleyebilir. Ve işte bu yüzden de bekâret kavramı bir “mitten” ibarettir, çünkü bilimsel olarak kesin tanımlamaları yapılamamakla birlikte, toplumdan topluma değişen kurallara ve ritüellere sahip bir olgudur. Ritüel kelimesinin altını özellikle çizmek istiyorum, tarih boyunca bir kadının bekâreti birçok alt kültüre konu olmuş, çeşitli törenlerin en önemli bileşenlerinden biri olarak görülmüştür. Cinsel yolla bulaşan bir hastalığa sahip erkeğin bir bakireyle yatarsa iyileşeceğini iddia eden kehanetleri yerine getirmesi, belki de bu ritüellerin en komik ve en yaygın olanlarından biridir.

Peki bekâret kavramı tam olarak neye hizmet eder?

Babanın kızı evlenirken “kızını vermesi geleneğinin” simgesel ya da işlevsel olarak var olduğu bütün toplumlarda, ataerkinin kadına atadığı statünün bir “mal aktarım aracından” öte olmadığı açıktır. Seray Şahiner, Antabus’ta başkarakteri Leyla aracılığıyla bize bu mal aktarımını en acımasız sözlerle özetler aslında: “Televizyonda görüyorum, bazı kadınlar evlenince kocalarının soyadını almıyor. Babalarınınkini sürdürüyor. Amaan, ne fark eder? Beni o adama veren babanın soyadını taşıyıp ne yapacağım? Hele bazısı hem babasının hem kocasının soyadını taşıyor ki Allah muhafaza… İki celladımın da soyadını taşıyacağım he mi? Topunun soyuna kibrit soyu. Ben, Osman kızı Leyla, Remzi’nin karısı Leyla oldum. Bana sorsalar sadece Leyla olmak isterim. Leyla ile Mecnun bile değil. Düz Leyla.”  Bu mal aktarımında kızının mülkiyetini bir başka erkeğe devreden baba, erkeğin soyunun devamının güvenirliğinin sağlanması noktasında kızının bekâretini adeta bir pazarlık aracı olarak sunar. Belli bir cinsel birleşme olayının doğurganlıkla sonuçlanabileceğini bilmenin hiçbir yolu olmadığı için, bir çocuğun babasının kim olduğunu tespit etmenin ve dolayısıyla o çocuğun hangi erkeğe “ait olduğunu” anlamanın en basit yolu, kadınlara cinsel anlamda erişimi kısıtlamaktır.[4] Kadının bekâreti, kendi soyunun devamını sağlamak isteyen erkek için şart hale gelir. Soyunun devamının sağlanması ise erkeği bakire olanı arzu etmeye iter. Bakire olan, daha önce ayak basılmamış olan vaat edilmiş kutsal topraktır, aidiyeti tartışmasız erkeğe ait bölgedir. Fakat aslında, varlığını erkeğin kendini fethetmesine dayalı bir “kale” olarak gören kadın için mesele kadının kendisini erkeğin arzu nesnesi olarak indirgemesidir. Kadın, kendine biçtiği cinsel değer ve etkileyiciliğe kendisinden öte bir tahakküm aracılığıyla karar vermeye başlamıştır. Kadının cinsel özgürleşmesi ancak ve ancak kadının kendisinden başka hiçbir varlığın onayına sunmadığı varlığının ilanıyla gerçekleşebilir.

“Bir de kur yaptı bana kurnaz bir saatçi,

Servet vaat etti bana çalarsam zilini

Ben de baktım saat düzeneğine ve dedim ki şaşkınlık içinde,

Senin sarkacın fazla küçük gelir benim saatime”[5]

Kaynakça

[1] Blank, H. (2008). Bekâretin El Değmemiş Tarihi (Ergün, E. Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları

[2] Ergün, E. (2008). Önsöz. Türkiye’de Bekâretin El Değmemiş Tarihi. H. Blank, Bekâretin El Değmemiş Tarihi Kitabı (s. 11-37). İstanbul: İletişim Yayınları

[3] Blank, H. (2008). Bekâretin El Değmemiş Tarihi (Ergün, E. Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları

[4] Blank, H. (2008). Bekâretin El Değmemiş Tarihi (Ergün, E. Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları

[5] (d’Urfey, Blank’tan alıntılandı, 2008, s.300).

Default image
Funda Helin Coşkun
Galatasaray Üniversitesi - Uluslararası İlişkiler